24 Şubat 2013 Pazar

Oscar Ödülleri - En iyi oyuncular

En iyi kadın oyuncu ödülü : "Amour"'da Emmanuelle Riva'yı çok beğenmiş olmakla birlikte, bu yılki favorim "Zero Dark Thirty"'deki CIA ajanı rolüyle Jessica Chastain. İlk olarak "Tree of Life"'da izleyerek oyunculuk gücüne hayran olduğum Chastain her filminde etkileyici performanslar ortaya koymaya devam ediyor. Bin Ladin'in yakalanmasına önayak olan kadın ajan rolünde de çok başarılı.

En iyi erkek, yardımcı erkek ve kadın rollerinde favorilerim ayı filmden;

Paul Thomas Anderson ve The Master (2012)
Joaquin Phoenix'in vücuda getirdiği bir savaş gazisi, Philip Seymour Hoffman'ın canlandırdığı tarikat liderinin etkisi altına giriyor ve bir nevi köle-sahip ilişkisi yaşıyorlar. Muhteşem görselliğine rağmen, yönetsel zaafların filmin akışına ve ikna ediciliğine zarar verdiğini düşünüyorum, ancak Phoenix'in müthiş performansı, Hoffman ve eşi rolünde Amy Adams'ın oyunculuklarıyla birleşince ortaya çıkan sonuç ilginç ve izlenebilir. Bu üçlü hak ederek Oscar adayılar, ve başta Phoenix olmak üzere ödül alacaklarını tahmin ediyor ve umuyorum.

Oscar Ödülleri 2013 - En iyi Film

Bu gece Oscar ödülleri sahiplerini bulmadan değerlendirmemi, beğeni sırama göre yapayım;

Ang Lee ve Life of Pi (2012)
Bir fırtına sonucu okyanus ortasında batan bir gemiden sağ çıkabilen tek sandalı, bir delikanlıyla bir kaplanın paylaşması üzerine 2 saatlik bir film izleyeceğimi söyleseler, bunun ancak uçuk bir çizgi film olabileceğini düşünürdüm. Ama Ang Lee, yine yapacağını yaptı, tüm filmografisinde olduğu üzere bambaşka tarz bir eserle karşımıza çıktı, ve yine türünün en iyi örneklerinden birini verdi. Adaylar arasında kanımca en özgün ve kaliteli olanı.

Michael Haneke ve Amour (2012)
Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye ile dönen bu filmin, Oscar Ödüllerinde hem en iyi yabancı film, hem de en iyi film dalında yarışması büyük bir sürpriz, tam elmayla armut kıyaslama durumu söz konusu. Haneke'nin her filmi gibi bu da müthiş bir eser, ancak beni diğer eserleri kadar sarsmadı. Bunun iki tane sebebi var; ilk olarak Haneke "Das Weisse Band" ile "EN" filmini yapmıştı, bundan daha iyi bir Haneke filmi düşünemiyorum, eğer onun yerinde olsam, üzerine bir şey eklemem mümkün olamayacağı için sinemayı bırakabilirdim. Bir de bu filmde işlediği iki tema, yaşlılık ve ölümcül hastalık, daha önce Andreas Dresen'in "Wolke 9" (2008) ve "Halt auf freier Strecke" (2011) filmlerinde oldukça güçlü ve vurucu şekilde işlenmişti.

David O. Russell ve Silver Linings Playbook (2012)
Aday filmler arasından çıkan en hoş sürpriz oldu. Ruhsal sorunları olan ve Bradley Cooper tarafından çok başarılı şekilde canlandırılan bir öğretmenin, bir süre kaldığı klinikten çıkarak eve dönmesiyle, hayata tekrardan adapte olma sürecini anlatan bu kıvamında komedi, karşısına yine ruhsal sorunlar yaşayan bir kadının (Jennifer Lawrence) çıkmasıyla sevimli bir romansa dönüşüyor.

Kathryn Bigelow ve Zero Dark Thirty (2012)
Bu listenin diplerinde bulunan "Argo"'ya olan tepkimin önemli bir kısmını etik açıdan filmi yargılamamdan kaynaklanıyordu. Ancak bu durum kötü oyunculuklar ve kötü yönetmenliklen de birleşiyordu. Bin Ladin'in yakalanış hikayesini anlatan Bigelow ise güçlü bir kadroyla oldukça sağlam bir film koyuyor ortaya. Amerikan tarafını (her ne kadar zaaflarını da gösterse) fedakar kahramanlar, karşı tarafı ise hamam böceği misali ezilesi, işkence edilesi caniler olarak tasvir etmesini ise bir kenara not etmek gerekir.
 
Steven Spielberg ve Lincoln (2012)
Gerçekten şaşırdım, ABD'nin en efsani liderlerinden biri Spielberg gibi klişelere meyleden bir yönetmen tarafından resmedilince, ortaya vıcık vıcık bir amerikan vatanperverlik bulamacı çıkar diye düşünmüştüm. Sinirlerimin sağlam olduğu bir dönemde izlemeye gayret ettiğim yapım, tersine sadece Lincoln'ün köleliğin kaldırılışı için verdiği mücadeleye, anaakım izleyicisini sıkma pahasına, odaklanıyor.

Benh Zeitlin ve Beasts of the Southern Wild (2012)
Bu film hakkında yorum yapmak oldukça zor. ABD sınırları içinde vahşi doğada bağımsız hayat süren bir grup insanın büyük sel felaketiyle varoluşlarının tehdit altında kalmalarını anlatan eserin çok özgün olduğu kesin, ancak filmin dağınık yapısı, izlenmesini biraz güçleştiriyor. Başrolündeki küçük kızın (en iyi kadın oyuncu adayı) performansı da filmin biraz önüne geçiyor.

Quentin Tarantino ve Django Unchained (2012)
Tarantino, bilindiği üzere sinema tarihine şiddeti estetize etmesiyle özgün bir imza attı. Bu imzanın günümüz gençliğine etkisinin etik tartışmalara yol açmasını bir yana bırakırsak, benim için önemli olan, filmleri şiddetten arındırıldığında geriye ne kaldığıdır. "Inglorious Basterds" (2009)'da kalan beni son derece tatmin ederken, "Django Unchained"'de kalan hayal kırıklığına uğrattı. Christoph Waltz ce DiCaprio'nun başarılı performansları da filmi kurtaramazken, Jamie Foxx'un canlandırdığı, özgürlüğüne yeni kavuşan kölenin sahip olduğu inanılması güç yüksek özgüven de hikayenin tutarlığına darbe vuruyor.

Ben Affleck ve Argo (2012)
Şu yazıda film hakkında son derece olumsuz olan tepkimi dile getirmiştim. Ödülü alması tam bir soytarılık olur.

Tom Hooper ve Les Misérables (2012)
Her yıl bu ödüllerden bahsederken, mutlaka bir filmi izlerken büyük acı çektiğimden bahsederim. Bu yıl "Les Misérables"'ı izlerken çektiğim acıyı ve hissettiğim sıkıntıyı tasvir etmem çok zor. Hugh Jackman ve Russell Crowe' müzikal söyletmek hangi aklıevvelin fikri idiyse tebrik ediyorum. Hemen hiçbir parlak anı olmayan bir müzikalın, zayıf müzikalitesi, amatör seslerle buluşmasıyla ortaya çıkan sonucun, yılın en iyi filmi ünvanına aday olması, "Argo"'yla birlikte bu yılki olağan Oscar skandalları. Hugo'nun "Sefiller"'ini okumamış olup okumayı da düşünmeyenler, bu hikayeyi 1998 yapımı usta yönetmen Bille August'un elinden çıkmış, ve başrolünde Liam Neeson'ın bulunduğu filmden dinlesinler.

9 Şubat 2013 Cumartesi

2012 Bakiyesi - Dramlar 4


Gustavo Taretto ve Sidewalls (2011)
Sidewalls, Buenos Aires'de geçen çok sevimli bir romans. Birbirini tanımayan iki gencin hikayelerini ayrı ayrı izliyoruz, büyük şehrin göbeğinde son derece yalnızlar, ve esasında birbirlerine çok uygunlar, ama hayat onları karşı karşıya getirecek mi?

Gary Ross ve Pleasantville (1998)
Tobey Maguire ve Reese Witherspoon'un başarıyla canladırdıkları iki kardeş 90'lı yıllarda, bir şekildeki kendilerini izlemekte oldukları, 50'li yıllarda geçen TV dizisinin içinde bulurlar. İki dönemin birbirinden çok farklı olan hayata bakış açıları, değerleri çarpışır, iki kardeş siyah beyaz olan dizinin yer yer renklenmeye başlamasını sağlayacak değişimlere vesile olurlar.

Clint Eastwood ve J. Edgar (2011)
Eastwood, ileri yaşında birbirinden ilginç filmler yönetmeye devam ediyor. Leonardo Di Caprio'nun canlandırdığı J. Edgar, FBI'ı 50 yıl boyunca yöneten, şekillendiren kişi olmuş. Sadece soğuk savaş döneminde ajanlar veya her türlü kanunsuzlar hakkında değil, toplumun önde gelen liderleri, yöneticileri, politikacıları hakkında da dosyalar tutmuş, özel hayatları hakkında topladığı bilgileri onlara karşı kullanmış, bu şekilde dokunulmaz bir pozisyona gelmiş. Kimse ona dokunamazken, kendi özel hayatı da oldukça ilginç. Uzun yıllar birlikte çalıştığı erkek meslektaşı ile tatilleri dahil, ömrünün sonuna kadar özel hayatının neredeyse tamamını paylaşmış. Çok yakın iki dost olduklarını belirtmelerine rağmen, bunun dostluğun çok ötesinde bir ilişki olduğu hep iddia edilmiş, ancak hiçbir zaman ispatlanamamış.

Bahman Ghobadi ve A Time For Drunken Horses (2000)
İranlı yönetmen Ghobadi'den şu yazıda kısaca bahsetmiştim. Daha önce beğendiğim filmleri gibi, bu filmi de İran'la Irak sınırına sıkışmış kürtlerin trajik hikayelerine tanıklık ediyoruz. Bu sefer, 12 yaşında aile reisliğini, babası ölmüş olduğu, için sırtlanmak zorunda kalmış bir oğlan çocuğun, acil ameliyat olması gereken özürlü kardeşini son derece zor koşullarda sınırdan geçirme mücadelesini izliyoruz. İç parçalayan bu hikaye belgesele yaklaşan bir gerçekçilikle resmediliyor.

Bille August ve Best İntentions (1992)
Ingmar Bergman'ın kaleminden çıkan senaryoyu diğer bir usta yönetmen Bille August yönetiyor. Fakir ve din eğitimi almakta olan bir üniversite öğrencisiyle, zengin bir ailenin kızının aşkı, sayısız zorluk ve sınavdan geçmek zorunda kalır. Cannes Film Festivali'nde altın palmiye ile taçlanmış bir başyapıt.

7 Şubat 2013 Perşembe

2012 Bakiyesi - Dramlar 3

Icíar Bollaín ve Tambien la lluvia (2010)
Bolivya'da yurtdışından gelen bir film ekibi, Christopher Columbus üzerine bir film çekmektedir. Yüzlerce yıl önce Avrupa'lıların kıtalarına çıkmaları ve toprakları üzerinde hak iddia etmeleri üzerine mağdur olan yerli halkı, yine Bolivya'nın yerel halkı canlandırıyor. Bu arada devletin, su işlerini özelleştirmesi üzerine, fakir halkın doğal su kaynakları ellerinden alınmaya başlıyor, hayat damarlarından olan insanlar da haklı olarak isyana başlıyorlar. Film çekimleri de ülkenin karışması üzerine sekteye uğruyor. Burada kurulan paralellik gerçekten müthiş, 500 yıl önce emperyalist güçlerin yaptığı köleleştirmeyle, günümüzde sinsi kapitalizmin başını çektiği köleleştirme arasında hiçbir farkın bulunmaması, insanların ellerinden "yağmurlarının dahi" alınıyor olması, izleyeni çok fena çarpıyor.

Steve McQueen ve Shame (2011)
Günümüz toplumlarında, insanların giderek bireyselleşmesi, yalnızlaşması, yabancılaşması ilişkilerine de yansıyor. O kadar steril ve kopuk hayatlar yaşanıyor ki, insanlar sağlıklı cinsellikten de uzaklaşmaya başladılar, cinsellik de metalaştı, sanallaştı. Bu film çok cesur bir şekilde, başroldeki Michael Fassbender'in de çok güçlü oyunuyla bu konuyu işliyor.
 


Andrey Zvyagintsev ve Elena (2011)
Yönetmen Zvyagintsev'den şu yazıda büyük övgüyle bahsetmiştim. Üçüncü filmi de ilk ikisinin izinden gidiyor, farkı ise daha çok iç mekanda çekilmiş olması, ilk iki film doğa ve muhteşem görsellik içeriyordu. Dolayısıyla üçüncü filmin işi çok daha zor, saf içeriğiyle izleyiciyi bağlamak ve etkilemek zorunda ki bunu da zorlanmadan başarıyor. Çok zengin bir Rus, bakıcısı/hizmetlisiyle evlidir. Ciddi bir rahatsızlık geçirdiğinde, uzun zamandır ortalıkta olmayan kızı birden meydana çıkar ve bir ölüm durumunda mirasın ne olacağı kafaları kurcalamaya başlar. Eş rolünde Elena Lyadova döktürüyor ve Zvyagintsev, insan doğasına acımasız aynasını tutmaya devam ediyor.


Andreas Dresen ve Halt auf freier Strecke (2011)
En favori yönetmenlerimden Dresen'den sanırım daha önce hiç bahsetmemiştim. Sinemasıyla tanışmam, 2003 yılında İstanbul Film Festivali için "Halbe Treppe"'nin altyazılarını çevirmemle başladı. Altyazı çevirisi, eğer film kötü çıkarsa tam bir kabusa dönüşebilir, çünkü sahneleri tekrar tekrar izlemeniz gerekir, ancak iyi bir film ise bir keyfe dönüşür. "Halbe Treppe"'yi sadece bir kere izleseydim, belki de sadece iyi bir film deyip geçecek, ama sıkı bir Dresen takipçisi olmayacaktım. Dresen'in son derece insan odaklı ve yalın sinemasının örnekleri olarak aşağıda izlemiş olduğum filmleri sıralamak isterim;
Wolke Neun 2008
Sommer vorm Balkon 2005
Willenbrock 2005
Halbe Treppe 2003
Nachtgestalten 1999
Raus aus der Haut 1997
Son filmi "Halt auf freier Strecke" Cannes 2011'de "Un Certain Regard" bölümünde gösterilmişti. Bir aile babasının beyin tümörüne sahip olduğunu ilk sahnede öğreniyoruz. Sonrasında başta çekirdek ailesi olmak üzere, çevresindeki insanların bu durumla başa çıkma şekillerini olabilecek en doğal ve sade anlatım diliyle Dresen'in kamerasından izliyoruz. 

Lena Dunham ve Tiny Furniture (2010)
1989 doğumlu yönetmen Xavier Dolan'ın genç yaşında gösterdiği başarının bir benzerini de 1986 doğumlu Lena Dunham gösteriyor. İlk olarak kendisini, New York'da hayata yeni atılan 4 genç kızın etrafında dönen hikayelerin anlatıldığı "Girls" dizisinde tanıdık, hem dizinin yaratıcısı, hem de başrol oyuncusu idi, bu aralar çok beğendiğimiz dizinin ikinci sezonu başladı. Kendisini biraz araştırınca dizinin kaynağının yine Dunham'ın yazıp yönettiği "Tiny Furniture" olduğunu gördüm. Film de dizi kadar başarılı, ikisini de tavsiye ederim.

6 Şubat 2013 Çarşamba

2012 Bakiyesi - Dramlar 2

Roland Joffé ve The Mission (1986)
Son 30 yılda Cannes'da Altın Palmiye kazanmış filmlerden iki üç tanesini henüz izleyememiştim, "The Mission" da bunlardan bir tanesiydi. Başrolünde Robert De Niro'nun bulunması ve Hollywood'un bolca işlediği Amerika'daki yerli halkların Avrupa'lı işgalciler tarafından sömürülmesi teması, filme mesafe koymama sebep olmuştu, ama önyargımın aksine derli toplu bir eser olmuş.. O yıl yarışan filmler arasından benim favorim tartışmasız Jarmusch'un müthiş "Down by Law"'u olurdu, ama jüri başkanının Sydney Pollack olduğu düşünülürse, "The Mission" seçimi anlaşılabilir.

Michael Caton-Jones ve Shooting Dogs (2005)
Ruanda'da, Tutsi'lerin Hutu'lar tarafından katliama uğramaları "Hotel Rwanda" (2004)'da çok etkili bir şekilde resmedilmişti. "Shooting Dogs" da aynı konuyu işliyor, özellikle Nato'nun bu katliamda ne kadar büyük (ve aymaz) bir rol oynadığı (bkz. Bosna katliamı) bir kez daha gözler önüne seriliyor.

 
Jay ve Mark Duplass ve Jeff Who Lives at Home (2011)
"Cyrus" (2010) ile çok başarılı bir bağımsız yapıma imza atan Duplass kardeşlerin, bu filminde "How I Met Your Mother"'dan tanıdığımız Jason Siegel (Marshall), 30'lu yaşlarında, hala annesiyle yaşayan, hayatıyla ilgili ne yapacağına dair bir nevi sinyaller bekleyen, ve sinyal olduğuna kanaat getirdiği bir durumun peşine takılan bir karakteri canlandırıyor. "Cyrus"'ta başarıyla tutan hamur, bu sefer mayalanmakta zorlanmış.

Radu Mihaileanu ve Le Concert (2009)
Yönetmen Mihaileanu'nun çok güçlü iki filminden geçen sene şu yazıda bahsetmiştim. Maalesef "Le Concert" hayal kırıklıkları hanesine yazılabilecek bir film. Uzun yıllar önce politik sebeplerle Bolshoi Orkestrasından uzaklaştırılan ve sefalet içinde yaşayan Rus müzisyenler Fransa'da verilecek bir konser için tekrar bir araya geliyorlar.

Gavin O'Connor ve Warrior (2011)
Hollywood, Rocky tarzı dövüş filmlerinden hiç vazgeçmiyor. Bu türe hiç sempati beslememekle birlikte son yıllarda Clint Eastwood'un "Million Dolar Baby" (2004)'sini ve Darren Aronosfsky'nin "The Wrestler" (2008)'ını çok beğenerek izledim. Geniş kitlelerce beğenilen "Warrior" ise yüzlerce benzerinin bir taklidi olup, bu türe hiçbir katkısı olmayan bir maçoizm yumağı olmanın ötesine geçemiyor.

Shainee Gabel ve A Love Song For Bobby Long (2004)
John Travolta ve Scarlett Johansson'un başrolünde olduğu film, geçen sene izlediklerim arasında en kötülerden. Annesinin öldüğü haberini alınca, onun evinde yaşamak için New Orleans'a geri dönen genç bir kız, evin, annesinin iki arkadaşı tarafından işgal edilmiş olduğunu görür. Ne anlattığı, niye anlattığı belli olmayan anlamsız bir film.

5 Şubat 2013 Salı

2012 Bakiyesi - Dramlar 1

Şubat ayına geldik, ama 2012'de izlediğim filmlerden yazacaklarımı hala tamamlayamadım. Dramlarla son dört yazıya geldik. İlk iki yazıda vasat olanları, ikinci ikilide ise gerçekten beğendiklerimi, ve esasında teker teker yazıyor olmam gerekenleri not düşüyor olucam.

David Cronenberg ve A Dangerous Method (2011)
Öncelikle vasatın iyisinden başlayalım. Konu, Jung ve Freud, ortalarında histeri hastası bir kadın olunca, başrollerde Mortensen ve Fassbender gibi iki güçlü oyuncu olunca, en önemlisi de yönetmen Cronenberg olunca, doğal bir sonuç olarak çarpıcı bir eser bekleniyor, film de biraz bu beklentilerin altında eziliyor.

David Mackenzie ve Perfect Sense (2011)
Dünya'da insanların duyularını yitirdikleri bir salgın baş gösterir. Bu ortamda Ewan McGregor ve Eva Green'in canlandırdıkları karakterler tanışır ve bir ilişki yaşamaya başlarlar. Son yıllarda çıkan salgın filmleri gibi hızla yayılan hastalığa ve yıkıma değil de, iki insanın aralarında gelişen ilişkiye etkilerini merkeze alması olumlu, ancak sonuç beni hiç ikna etmedi ve etkilemedi.

Lasse Hallström ve Salmon Fishing in the Yemen (2011)
Söz Evan McGregor'dan açılmışken, bu filme de değinelim. Bir önceki filmle zamanın en güzel aktrislerinden Eva Green ile oynarken bu sefer de bir başka güzel Emily Blunt'la rolleri paylaşıyor. "Chocolat" (2000) ile tanınan yönetmen Hallström'ün bu son filmi, ismi gibi özgün bir hikayeye sahip ancak karakter çizimi tutarlı değil, merkezdeki McGregor'un karakteri filmin her kesitinde başka bir kimliğe bürünüyor, bu da inandırıcılığa darbe vuruyor.

Tony Kaye ve Detachment (2011)
Başroünlde Adrien Brody'nin bulunduğu film, sıradışı okul öğretmeni profiliyle bana biraz "Half Nelson"'ı (2006) anımsattı, ama onun eline su dökmesi mümkün değil, zira onun düşmediği tuzaklara düşerek, sayısız gereksiz klişe duygu sömürüsü barındırıyor.

S.J. Clarkson ve Toast (2010)
60'lı yıllar Britanya'sına nostaljik bir bakış atan film, Helena Bohem Carter'ın varlığına rağmen yer yer sıkıcı olmaktan kurtulamıyor.

Granaz Moussavi ve My Tehran For Sale (2009)
Mutlaka ki İran'da hayat kolay değil, özellikle de dışarıdan bakanların bu zorlukları algılayabilmesi de pek mümkün değil. Türkiye de dahil olmak üzere yeryüzünde pek çok ülkenin kendine göre zorlukları var. Sinema mecrasının sadece şikayet veya kötüleme amaçlı kullanılması, her ne kadar anlatılanlar gerçek de olsa beni rahatsız ediyor, çünkü önyargıya bulanmış insanların kanılarını iyice kemikleştiriyor ve hoşgörünün yollarını tıkıyor. Kuru kuru şikayet etmek, ve bununla prim yapmaya çalışmak yerine, en sert eleştirileri güçlü bir sinemanın içinde eritmek çok daha etkili bir yöntem olsa gerek. Tahran'ını satışa çıkaran Moussavi de bunu benimsese çok daha iyi bir film ortaya çıkabilirdi.

4 Şubat 2013 Pazartesi

2012 Bakiyesi - Suç Filmleri

Jean-François Richet ve Mesrine: Killer Instinct (2008)
60'lı, 70'li yılların Fransa'da pek çok şiddet olayına kaynak olmuş, dönemin en tanınan gangesteri Mesrine'in yükselişi, güçlü oyuncu Vincent Cassel'in başrolde olmasına rağmen, sıradan ve fazlaca anaakım sinema diliyle resmedilmiş.


Andrés Baiz ve La Cara Oculta (2011)
Ünlü bir orkestra şefinin kız arkadaşı çok mistik bir şekilde ortadan kaybolmuştur, ama esasında dokunacak kadar yakındadır. Daha fazla ispiyon vermeyeyim, fikir müthiş, ama zayıf oyunculuklara yönetsel zaafların eklenmesiyle, bu son derece iyi gerilim malzemesi harcanmış.

Morten Tyldum ve Headhunters (2011)
Bu film, edebi pek bir değeri olmayan, ama bitirene kadar elinizden bırakamadığınız bir polisiye gerilim kitabına benziyor. Tam bir dolandırıcı olan baş karakter, sanat eseri hırsızlığı yaparak büyük bir servetin ve çok güzel bir eşin sahibi olmuştur, ama son icraatinde sert bir kayaya toslar, ve işler çığırından çıkar. Sürprizleriyle sürekli şaşırtmayı başaran film, türünün kaliteli bir örneği.

Ole Bornedal ve Just Another Love Story (2007)
Kendi hayatından bunalmış olan bir aile babası, ağır bir trafik kazası geçiren bir kadının erkek arkadaşı olarak algılanınca, belki de bir kaçış olarak bozuntuya vermez, ama bu naif aldatmaca, kendisini karmaşık olayların ortasında bulmasına sebep olur. Zorlama durmaya çok müsait olan bu malzemeyi işlemek, çok ince bir işçilik gerektiriyor, ancak bu meydan okuma yönetmene bir numara büyük gelmiş.

 Óskar Jónasson ve Reykjavik-Rotterdam (2008)
İskandinav yapımlarından devam ediyoruz. Eski bir hükümlü, maddi zorluğa düşünce eski yasadışı uzmanlığını devreye sokar ve Reykjavik-Rotterdam arasında gemiyle alkol kaçakçılığına soyunur. Usta yönetmen Baltasar Kormákur'un başrolünde olduğu film, komedi ve aile dramını, polisiye ile harmanlıyor ama bence sıradan olmanın ötesine geçemiyor.

Hector Babenco ve Carandiru (2003)
Brazilya'nın en büyük hapishanesi Carandiru'da AIDS'le mücadele için göreve başlayan bir doktorun gözünden hapishanedeki dramlara şahitlik ediliyor. Çok farklı profildeki hükümlülerin hikayelerini dinlerken, bir yandan da bir trajedinin sinsice yaklaştığı seziliyor.

James McTeigue ve The Raven (2012)
Edgar Allen Poe'nun yazdığı polisiye hikayelerdeki cinayetlerin, aynen yazıldığı şekillerde işlenmeye başlanması, tüm şüpheleri yazarın üzerinde toplar. Tüm bunlar bir komplo mudur, Poe, başı iyice derde girmeden bu komployu çözebilecek midir? Başrolünde de John Cusack olunca, ister istemez böyle bir senaryodan çok güçlü bir film bekleyenler maalesef hayal kırıklığına uğrayacaklar.

3 Şubat 2013 Pazar

2012 Bakiyesi - Müzikaller

Michael Winterbottom ve 24 Hour Party People (2002)
"Code 46" (2003), "In this World" (2002) ve "The Road to Guantanamo" (2006) gibi filmleriyle büyük saygımı kazanmış olan Winterbottom'un filmografisinden önemli bir eksiğimi bu filmle gidermiş oldum. 70'li yıllarda Manchester'dan çıkan grupların müzik dünyası'nda büyük ses getirmelerinde ana etken olan Factory Records'un kurucusu Tony Wilson'ın gözünden Joy Division, Happy Monday gibi grupların ortaya çıkışını ve yeni bir müzik akımının oluşumunu, belgesel tadında izlemek isterseniz bu filmi kaçırmayın. Wilson rolünde Steve Coogan'ın müthiş bir performans ortaya koyduğunu da mutlaka not düşmek gerekli.

Anton Corbijn ve Control (2007)
Joy Division deyince bu filmi atlamak olmaz. Yukarıda bahsi geçen filmle arka arkaya izlemekte büyük fayda var. "Joy Division"'ın karizmatik solisti İan Curtis'in fokusta olduğu film, benzer bir malzemeyi, bu sefer prodüktörün gözünden değil, adeta tanrılaştırılan ve bunun altında ezilen müzisyenlerin açısından anlatıyor.

Richard Curtis ve The Boat That Rocked (2009)
Tüm bir neslin hayata, Dünya'ya bakışını değiştiren 60'lı yılların müziklerinin, muhafazakar Britanya hükümeti tarafından yasaklanması, okyanusta bir gemiden yayın yapan korsan radyo kanalı tarafından delinmektedir. Gemideki tüm dj'ler birer efsane haline gelmiş, her biri nev-i şahsına münhasır karakterlerdir ve gerçekten birbirinden güzel parçalar çalmaktadırlar. Güzel müziklerine rağmen, komedinin dozunun kanımca gereğinden fazla abzürte kaçmış olması, filmin tadını kaçırmış.

2 Şubat 2013 Cumartesi

2012 Bakiyesi - Klasikler 2

François Truffaut ve La Nuit Américaine (1973)
Usta yönetmen Truffaut, film içinde filminde, bir yönetmenin başına gelen, çekimler esnasında yapımcısından dekoruna, en önemlisi de oyuncuların binbir türlü kaprisine kadar uzanan, kamera arkasında yaşanan sayısız sıkıntının bir parodisini yapıyor.

Ingmar Bergmann ve Sommaren med Monika (1953)
Bir diğer büyük usta Ingmar Bergmann'ın erken dönem bu filminde, yetişkinliğe yeni adım atmakta olan bir delikanlıyla bir genç kızın, hayatın onların sırtlarına yüklemeye başlamakta olduğu sorumlulukların ağırlığından son derece naif bir şekilde birlikte kaçışlarının hikayesi, bir özgürlük manifestosuna dönüşecek gibi gözükürken, onlardan çok daha hızlı olan hayatın, onları yakalayıp geçmesiyle tepetaklak olmaları, Ingmar'ın kendine has anlatım gücüyle vücuda geliyor.  

Ken Russell ve Women in Love (1969)
"Tommy" ile sinema tarihinin en sıradışı müzikallerinden birine imza atan Ken Russell, "Aşık Kadınlar"'da cinsiyetler arası ilişkileri sorguluyor. D. H. Lawrence'ın kitabından uyarlanıp, 2 yakın dostun, iki kızkardeşle yaşadıkları ilişkiyi, aralarındaki dostluğu, karşı cinsle mücadelelerini, bu ilişkilerin aralarındaki dostluğun yerini alıp alamayacağını sorguluyan film, yayınlandığı yıllarda içeriğinden çok meşhur incir yeme ve iki dost arasındaki güreş sahneleriyle büyük ses getirmiş.


Sergio Leone ve A Fistful of Dollars (1964)
Spagetti Western olarak tabir edilen İtalyan yapımı vahşi batı filmlerinin hayranı olduğumu söyleyemem, ama Leone'nin bu çok ses getirmiş eserinde bence elle tutulur hiçbir unsur bulunmuyor. Clint Eastwood'un iki aile arasında kan davası süregelen ıssız bir kasabaya gelerek kendini çatışmanın göbeğinde bulması üzerine kurulmuş filmin sonunu çok ama çok sıkılarak getirebildim.

 
Man Ray ve L'Etoile de Mer (1928)
Man Ray'in bu deneysel kısa filmini uzun zamandır izlemek istiyordum. Daha yirmili yıllarda sinemanın sınırlarını zorlayan Ray, bugün aynı kalıptan çıkan filmler üretmekte direten çağdaşlarına örnek olmalı.