Pera Müzesi'ndeki Botero sergisi uzun zamandır en keyif alarak gezdiğim etkinliklerden biri oldu. Resimde (ve de genelde) canlı renkleri çok severim, Botero'nun eserleri de tam bir gözlere renk ziyafeti. Hatta ressam niye resimlerinde büyük hacimli karakterler çizdiği sorulunca, bunu renkleri daha iyi kullanabilmek için tercih ettiğini söylüyor. Resimlerindeki tüm karakterlerin yüzlerinde aynı boş ifade var, dudak uçları da aşağıya baktığı için somurtur durumdalar. Bir tek balkondan atlayarak intihar eden bir adamın yüzünde acı bir gülümsemeyi andırır şekilde dişler görebildim. Cıvıl cıvıl renklerle ışıldayan tablolarda hayata dair çarpıcı bir ironi var benim algılayabildiğim kadarıyla. Botero'nun anlamlarla yüklü resimleri favori ressamım Hopper'ı hatırlattı bana biraz. Botero'nun sirkindeki palyaçolarla Hopper'ın "Soir Bleu"sündeki palyaço arasında yakın bir bağ var kanımca.
Bu müthiş sergi için Pera Müzesi'ne sonsuz teşekkürler...
16 Haziran 2010 Çarşamba
Ressam Pierre Loti - Uzun Bir Yolculuk
Meğer Pierre Loti iyi bir de çizermiş. Karakalem ağırlıklı çizimleri Notre-Dame de Sion Fransız Lisesi’nde sergileniyor. Fotoğrafın olmadığı bir dönemde egzotik ülkelere dair yaptığı resimler ilgi çekici. Sergide ayrıca Abdülmecid'in bizzat kaleme aldığı Loti'ye gönderilmiş ağdalı mektubu okunabilir ve Aziyade'nin yazarın ablası tarafından resmedilmiş tablosu izlenebilir.
Bir dönem Eyüp'te yaşamış Türk dostu Pierre Loti'yi daha yakından tanımak isteyenler bu sergiyi kaçırmasınlar.
Bir dönem Eyüp'te yaşamış Türk dostu Pierre Loti'yi daha yakından tanımak isteyenler bu sergiyi kaçırmasınlar.
Starter - Arter
İstanbul'un kazandığı yeni kültür ve sanat mekanlarından biri de Vehbi Koç Vakfı'nın İstiklal Caddesi'nde bir binayı restore ederek mayıs ayında açtığı Arter. Borusan Müzikevi kadar etkileyici bulmasam da çok güzel bir mekan olmuş. Açılış sergisi "Starter"'ın kuratörlüğünü René Block üstlenmiş ve 87 sanatçının 160 üzerinde eseri sergileniyor. Sergilenen güncel eserler, anlatmak istediklerini direk bir şekilde dillendirmiyorlar, tüm eserler üzerinde biraz düşünmek, vakit harcamak gerekiyor, herhalde her şeyi hızlıca tüketmeye alışmış günümüz toplumuna bir tepki olsa gerek. Sergiyi gezerken kendimi minik bir bienalde hissettim, hatta bu seneki Istanbul bienalinden daha başarılı bulduğumu belirtmeliyim.Eğer İstiklal Caddesi'nde dolaşırken dikkatinizi vitrindeki dev bir tank çekerse, biraz vaktinizi (hatta birazdan fazla) ayırıp kendinizi Arter'in kollarına bırakın.
Madde Işık - Borusan Müzikevi
Borusan Müzikevi'nin içini çok merak ediyordum. "Madde ve Işık" sergisini görünce bu merakın da etkisiyle hemen içeri daldım. Binanın içi de dışı kadar güzel ve çok başarılı bir şekilde restore edilmiş. Binanın güzelliği bir yana, içerideki sergi de çok etkileyiciydi. Kuratörlüğünü Richard Castelli'nin üstlendiği sergide 9 sanatçının eserleri Borusan Müzikevi'nin beş katına yayılmış. Işık, ses ve madde devinimlerinin oluşturduğu eserlerin her birini ayrı ayrı beğendim ama özellikle genişçe bir havuzun içindeki sıvıda yaratılan dalgasal hareketlerin yan taraftan vuran güçlü ışıkla duvara yansıyan görüntüsü çok etkileyiciydi. Sergi, eserlere yer yer dokunarak, içlerinde yer alarak, 3 boyutlu görüntüleri kontrol ederek interaktif bir deneyim de sağlıyor. Kısacası İstiklal Caddesi'nin kuru kalabalığından muhteşem bir kaçış noktası, ekim ayına kadar da açık, ben şahsen oradan geçtikçe içeri dalmayı düşünüyorum.
6 Haziran 2010 Pazar
Jim Jarmusch ve The Limits of Control (2009)
Jim Jarmusch'un özellikle "Down by Law (1986)"'unu ve "Night on Earth (1991)"'ünü çok severim. Roberto Benigni her ikisinde de unutulumaz komik iki karaktere imza atmıştır. Diğer filmleri "Stranger Than Paradise (1984)", "Mystery Train (1986)", "Dead Man (1995)", "Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999)", "Coffee and Cigarettes (2003)", "Broken Flowers (2005)" birbirinden ilginç, özgün ve Jarmusch sinemasının tipik örnekleridir. Jarmusch hiç bir zaman tribünlere oynamaz, gişe endişesiyle filmler yapmaz, bu da onun filmlerini kult statüsüne taşımıştır.
Son filmi "The Limits of Control" bu statüyü iyice sağlamlaştıran bir eser. Isaach De Bankole'nin başarıyla canlandırdığı "yanlız adam" film boyunca hemen hemen hiç konuşmayarak sırayla pek çok nevi şahsına münhasır karakterle bir araya geliyor ve onlarla esrarengiz bir kibrit kutusu değiş tokuşu yapmanın yanı sıra anlatılanlara ermiş bir ifadeyle kulak veriyor. Büyük beklentilerle filmin başına geçenler veya anaakım filmleri tercih edenlerin hayal kırıklığına uğramaları muhtemel olan film, Jarmusch'un her biri sıradışı olan filmlerini sevenlerin beğenisini kazanacaktır.
Son filmi "The Limits of Control" bu statüyü iyice sağlamlaştıran bir eser. Isaach De Bankole'nin başarıyla canlandırdığı "yanlız adam" film boyunca hemen hemen hiç konuşmayarak sırayla pek çok nevi şahsına münhasır karakterle bir araya geliyor ve onlarla esrarengiz bir kibrit kutusu değiş tokuşu yapmanın yanı sıra anlatılanlara ermiş bir ifadeyle kulak veriyor. Büyük beklentilerle filmin başına geçenler veya anaakım filmleri tercih edenlerin hayal kırıklığına uğramaları muhtemel olan film, Jarmusch'un her biri sıradışı olan filmlerini sevenlerin beğenisini kazanacaktır.
Adrián Biniez ve Gigante (2009)
Biniez'in ilk uzun metrajlı filmi "Gigante" tipik bir Uruguay filmi. Son dönem Türk filmlerinin çoğunun ağır ve melankolik bir ortak paydası olduğu gibi, bugüne kadar izlediğim Uruguay filmlerinin de böyle bir ortak paydası var. Tasviri zor biraz nihilist, zamanın yavaş işlediği bir atmosferi var bu filmlerin. Biniez, bu sinemanın çok iyi bir örneği olan "Whisky"'de de oyuncu olarak ufak bir rol üstlenmiş. "Gigante" "Whisky"'nin kalitesine ulaşamasa da fena bir film değil.
Büyük bir süpermarkette güvelik görevlisi olarak çalışan "dev" Jara'nın, markette geceleri temizlik işçisi olarak çalışan Julia"ya olan platonik ilgisini ve boş zamanlarında gizlice onu takip etmesini, pek bir olayın olmadığı film boyunca izliyoruz. Sade hikaye herkese hitap etmeyecektir, ama bu tarzın severlerinin ilgisini çekecektir.
Büyük bir süpermarkette güvelik görevlisi olarak çalışan "dev" Jara'nın, markette geceleri temizlik işçisi olarak çalışan Julia"ya olan platonik ilgisini ve boş zamanlarında gizlice onu takip etmesini, pek bir olayın olmadığı film boyunca izliyoruz. Sade hikaye herkese hitap etmeyecektir, ama bu tarzın severlerinin ilgisini çekecektir.
Ilmar Raag ve Klass (2007)
Estonyalı yönetmen Ilmar Raag "Klass" ile çok başarılı bir filme imza atmış. Gus van Sant'ın "Elephant"'ta "nasıl"ına el attığı konunun "niye"siyle ilgileniyor "Klass". İtiraf etmek gerekirse sonuna kadar İsveç'te geçtiğini sandığım hikaye meğerse Estonya'da geçiyormuş, zaten "Klass" da seyrettiğim ilk Eston filmi. Ama anlatılanlar Dünya'nın her ülkesinde geçebilirdi.
Ergenlik çağındaki öğrencilerin bir sınıfta günah keçisi haline gelmiş zayıf bir öğrenciye yaptıkları her türlü işkenceye bir iki öğrencinin liderlik etmesini, diğer öğrencilerin de, faşizmin mikro modeli haline gelmiş bu sınıfta, faşizmin gücünün sırrı olan dışlanmamak için güçlünün arkasında olmayı tercih etmeleriyle olaylar gelişiyor.
Filmin tek zayıf yanını finali olarak görüyorum, tüm yaşananlara rağmen bizzat ikna olduğumu söyleyemem.
Ergenlik çağındaki öğrencilerin bir sınıfta günah keçisi haline gelmiş zayıf bir öğrenciye yaptıkları her türlü işkenceye bir iki öğrencinin liderlik etmesini, diğer öğrencilerin de, faşizmin mikro modeli haline gelmiş bu sınıfta, faşizmin gücünün sırrı olan dışlanmamak için güçlünün arkasında olmayı tercih etmeleriyle olaylar gelişiyor.
Filmin tek zayıf yanını finali olarak görüyorum, tüm yaşananlara rağmen bizzat ikna olduğumu söyleyemem.
Oliver Parker ve Dorian Gray (2009)
Oliver Parker'dan daha önce Oscar Wild'ın çok sevdiğim bir piyesi olan "The Importance of Being Earnest"'ı izlemiş ve okuduğum eserlerin film versiyonlarında uğradığım hayal kırıklığına uğramamıştım.
Parker "Dorian Gray" ile Oscar Wild'ın çok meşhur diğer bir eserine el atıyor, ama bu sefer işi daha zor, çünkü "Dorian Gray" "The Importance of Being Earnest" gibi hoş bir komedi değil, derinliğinin verilmesi çok daha zor, karanlık bir eser. Ruhunu bilgelik karşılığında Mephisto'ya satan Faust'a karşılık, Dorian Gray ruhunu ebedi gençlik ve güzellik uğruna satar ve sonuçlarına katlanır. Onu yoldan çıkaran ise Colin Firth'ün yine başarıyla canlandırdığı Lord Henry'dir.
Ortaya çıkan sonuç kanaatimce çok çok kötü olmamakla beraber başarılı da değil. Orijinal eserin ruhunu ve derinliğini yansıtmaktan bir hayli uzak kalmış.
Parker "Dorian Gray" ile Oscar Wild'ın çok meşhur diğer bir eserine el atıyor, ama bu sefer işi daha zor, çünkü "Dorian Gray" "The Importance of Being Earnest" gibi hoş bir komedi değil, derinliğinin verilmesi çok daha zor, karanlık bir eser. Ruhunu bilgelik karşılığında Mephisto'ya satan Faust'a karşılık, Dorian Gray ruhunu ebedi gençlik ve güzellik uğruna satar ve sonuçlarına katlanır. Onu yoldan çıkaran ise Colin Firth'ün yine başarıyla canlandırdığı Lord Henry'dir.
Ortaya çıkan sonuç kanaatimce çok çok kötü olmamakla beraber başarılı da değil. Orijinal eserin ruhunu ve derinliğini yansıtmaktan bir hayli uzak kalmış.
Hekate'nin Şarkısı
İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılış oyunu olan "Hekate'nin Şarkısı"'nda Shakespeare'in sonelerinin türkçe çevirileri, Selim Atakan tarafından müziğe dökülerek projelendirilmiş. Baştan sona müzikal olan eserde Anadolu kökenli bir tanrıça olan Hekate rolünde güzel sesiyle çok başarılı olan Ayça Varlıer'e, şeffaf bir perde arkasında canlı enstrümanlar eşlik ediyor. Güzel bir iki fikire rağmen, eseri pek yaratıcı ve etkileyici bulduğumu söyleyemem ama yine de (maalesef) bir hayli boş kalmış olan salonda çok daha fazla seyirciyi hak ediyordu.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Felix Van Groeningen ve The Shittiness of Things (2009)
"Hayat Var"'da Reha Erdem'in başaramadığını Van Groeningen "The Shittiness of Things"'de büyük bir ustalıkla başarıyor. Hayat'la aynı yaştaki Gunther'in yaşadıklarını özgün bir sinema diliyle ve bütünlüğü olan gerçekçi bir filmde izliyoruz. Film, İstanbul Film Festivali jürisini de beni etkilediği kadar etkilemiş olsa gerek ki bu sene Altın Lale ödülünü çok hak ederek kazandı.
Yanlış yönetmenin elinde bir kabusa dönüşebilecek arabesk hikaye, yani Gunther'in alkolik babası ve amcalarıyla Belçika'nın flaman bölgesindeki yaşamı, tüm trajik yanlarının yanısıra biraz kara komedi ile harmanlanınca ortaya çok başarılı bir film çıkıyor.
Bazen mükemmel filmlere ödül vermesine rağmen bazen de kanaatimce bir hayli saçmalayabilen İstanbul Film Festivali jürisi bu sene turnayı gözünden vurmuş...
Yanlış yönetmenin elinde bir kabusa dönüşebilecek arabesk hikaye, yani Gunther'in alkolik babası ve amcalarıyla Belçika'nın flaman bölgesindeki yaşamı, tüm trajik yanlarının yanısıra biraz kara komedi ile harmanlanınca ortaya çok başarılı bir film çıkıyor.
Bazen mükemmel filmlere ödül vermesine rağmen bazen de kanaatimce bir hayli saçmalayabilen İstanbul Film Festivali jürisi bu sene turnayı gözünden vurmuş...
Joseph L. Mankiewicz Filmleri
Başarılı bir yönetmenin filmlerini arka arkaya izlemek herhalde en keyifli sinefil hobilerinden biridir. Çok sevdiğim filmlerden biri olan "All About Eve"'in yönetmeni Mankiewicz'in başka hiçbir filmini izlememiş olduğumu fark edince elime geçirebildiğim filmlerini izlemeye koyuldum. Filmlere, beğenme sırama göre bir iki cümle not düşersem;
All About Eve (1950)
Büyük yıldız Margo (Muhteşem Bette Davis) ve filmde onun tahtına göz dikmiş yardımcısı rolünde Eve (Anne Baxter)'in aralarındaki rekabet sanki sadece tiyatro sahnesi üzerinde değil, aynı zamanda bu filmde kim daha müthiş bir performans sergileyecek diye kızışıyor, çünkü ikisi de oyunlarıyla büyülüyorlar. Tek kelimeyle dört dörtlük bir film.
Sleuth (1972)
Bu filmde de bu sefer erkek oyuncular cephesinin en büyük isimlerinden Laurence Olivier ve Michael Caine'in muhteşem oyunculuklarına tanıklık ediyoruz. Polisiye severlerin bayılacağı filmde egoları yaralanmış iki erkeğin birbirlerine oynayacakları şaşırtmalı oyunları ekrana kitlenerek izliyoruz.
A Letter to Three Wives (1949)
Üç çok yakın kadın arkadaş, bir pikniğe gitmek üzere yola çıkarken, bir diğer arkadaşlarından aldıkları mektupta, bu arkadaşlarının üçünden birinin eşiyle kaçtığını öğreniyorlar. Geriye dönüşlerle her birinin eşleriyle hikayelerini izleyerek bu talihsiz olayın hangisinin başına geldiğini tahmin etmeye çalışıyoruz.
5 Fingers (1952)
İkinci Dünya Savaşı esnasında Ankara'da geçen ajan hikayesinde, İngiliz konsolosunun hizmetkarının gizli belgeleri Alman'lara satmaya çalışmasını izliyoruz. Gerçek mekanlarda çekilen filmin güzel sürprizlerinden biri de son kısmının İstanbul'da geçmesi.
Suddenly, Last Summer (1959)
Tennessee Williams'un oyunundan filme çekilen "Suddenly, Last Summer" sadece Elizabeth Taylor'un oyunu için izlemeye değer. Montgomery Clift'in bu performans karşısında sönük kalmasının yanısıra Hollywood'un eşcinsel temalara geçmişte uygulamış olduğu çok sert sansür sebebiyle, karakterler yer yer bazı kelimeleri söyleyemediklerinden tabu oynar hale geliyorlar.
No Way Out (1950)
Sidney Poitier'ın, Hollywood'da siyahlarla ilgili temaları geniş kitlelere ulaştıran rolleri oynamak gibi büyük bir misyonu var. "In the Heat of the Night"'ta mesleğinde çok başarılı olmasına rağmen siyah olduğu için adam yerine konmayan bir dedektifi canlandırdığı gibi bu filmde de siyah olması sebebiyle başına gelmeyen kalmayan başarılı bir doktoru canlandırıyor.
The Ghost and Mrs. Muir (1947)
Mankiewicz filmlerinden bir tek "The Ghost and Mrs. Muir"'i çok sevemedim. Çekildiği zaman itibariyle belki orijinal bir hayalet hikayesi olabilir ama bugünden bakınca biraz yavan kalıyor. Buna ek olarak, Otto Preminger'in "Laura"'sında çok etkilendiğim Gene Tierney'in bu filmdeki oyunculuğu doğallıktan uzak, biraz yapmacık.
All About Eve (1950)
Büyük yıldız Margo (Muhteşem Bette Davis) ve filmde onun tahtına göz dikmiş yardımcısı rolünde Eve (Anne Baxter)'in aralarındaki rekabet sanki sadece tiyatro sahnesi üzerinde değil, aynı zamanda bu filmde kim daha müthiş bir performans sergileyecek diye kızışıyor, çünkü ikisi de oyunlarıyla büyülüyorlar. Tek kelimeyle dört dörtlük bir film.
Sleuth (1972)
Bu filmde de bu sefer erkek oyuncular cephesinin en büyük isimlerinden Laurence Olivier ve Michael Caine'in muhteşem oyunculuklarına tanıklık ediyoruz. Polisiye severlerin bayılacağı filmde egoları yaralanmış iki erkeğin birbirlerine oynayacakları şaşırtmalı oyunları ekrana kitlenerek izliyoruz.
A Letter to Three Wives (1949)
Üç çok yakın kadın arkadaş, bir pikniğe gitmek üzere yola çıkarken, bir diğer arkadaşlarından aldıkları mektupta, bu arkadaşlarının üçünden birinin eşiyle kaçtığını öğreniyorlar. Geriye dönüşlerle her birinin eşleriyle hikayelerini izleyerek bu talihsiz olayın hangisinin başına geldiğini tahmin etmeye çalışıyoruz.
5 Fingers (1952)
İkinci Dünya Savaşı esnasında Ankara'da geçen ajan hikayesinde, İngiliz konsolosunun hizmetkarının gizli belgeleri Alman'lara satmaya çalışmasını izliyoruz. Gerçek mekanlarda çekilen filmin güzel sürprizlerinden biri de son kısmının İstanbul'da geçmesi.
Suddenly, Last Summer (1959)
Tennessee Williams'un oyunundan filme çekilen "Suddenly, Last Summer" sadece Elizabeth Taylor'un oyunu için izlemeye değer. Montgomery Clift'in bu performans karşısında sönük kalmasının yanısıra Hollywood'un eşcinsel temalara geçmişte uygulamış olduğu çok sert sansür sebebiyle, karakterler yer yer bazı kelimeleri söyleyemediklerinden tabu oynar hale geliyorlar.
No Way Out (1950)
Sidney Poitier'ın, Hollywood'da siyahlarla ilgili temaları geniş kitlelere ulaştıran rolleri oynamak gibi büyük bir misyonu var. "In the Heat of the Night"'ta mesleğinde çok başarılı olmasına rağmen siyah olduğu için adam yerine konmayan bir dedektifi canlandırdığı gibi bu filmde de siyah olması sebebiyle başına gelmeyen kalmayan başarılı bir doktoru canlandırıyor.
The Ghost and Mrs. Muir (1947)
Mankiewicz filmlerinden bir tek "The Ghost and Mrs. Muir"'i çok sevemedim. Çekildiği zaman itibariyle belki orijinal bir hayalet hikayesi olabilir ama bugünden bakınca biraz yavan kalıyor. Buna ek olarak, Otto Preminger'in "Laura"'sında çok etkilendiğim Gene Tierney'in bu filmdeki oyunculuğu doğallıktan uzak, biraz yapmacık.
Daniel Monzón ve Celda 211 (2009)
Monzón "Cell 211" ile sürükleyici bir hapishane filmine imza atıyor. Hapishanede yeni göreve başlayacak olan bir polis memuru, ilk iş gününde çıkan isyanda kazayla hükümlülerin arasında kalarak hapishaneye yeni gelmiş hükümlü rolüne bürünmek zorunda kalıyor. Filmin yönetimi ve oyunculuklar iyi, tempo düşmüyor, karakterler, özellikle de isyanın lideri biraz karikatürize, dolayısıyla "Un Prophet"'in doğallığını ve gerçekçiliğini yakalayamıyor, ama zaten böyle bir iddiası da yok. Bir başeser olmasa da ilgiyle izlenen bir vakit geçirici.
Reha Erdem ve Hayat Var (2008)
Reha Erdem son dönem Türk Sinemasının en parlayan yönetmenlerinden. Filmleri hem olumlu yorumlar alıyor hem de festivallerden ödüllerle dönüyor. Daha önce izlediğim tek filmi vardı; 2006'da İstanbul Film Festival'inde Altın Lale'yi kazanan "Beş Vakit". Açıkçası benim naçizane görüşümce pek ödüllük bir film değildi. Güzel görüntülere rağmen özgün bir sinema dili görememiştim, hatta başta Gus Van Sant olmak üzere pek çok farklı yönetmenin etkisi gözüküyordu. Bir yönetmenden etkilenmek doğal bir şey olabilir ama anlatılan hikayeyi destekleyecek şekilde kendi süzgeçinden de geçirmek gerekir kanaatimce. Filmin konusunu ve tarzını da çok özgün bulduğumu söyleyemem, son dönem Türk filmlerinin büyük kısmının kapıldığı melankolik yavaş ritmin bir tekrarı gibi gelmişti bana. Yavaş filmleri çok severim ama tekrar değillerse.
Benzer şeyleri hatta daha da yoğun olarak "Hayat var" için düşündüm. Sanki bir sinefilin izlediği pek çok filmlerden parçalar alıp, alabildiğine uç notada dramatize edilmiş bir senaryoya iliştirmesi gibi geldi bana. Filmin isminde ucuz kokan metaforun işaret ettiği muhtemel olaylar sırasıyla vuku buluyor. Annesi tarafından terkedilmiş (eşcinsel) babasıyla ve alkolik ve oksijen tüpüne bağlı yatalak büyükbabasıyla derme çatma bir kulübede yaşayan Hayat, yeniden evlenmiş ve bebek sahibi olmuş annesi ve üvey babası tarafından istenmiyor, çok güzel bir kız olmasına rağmen okulda dışlanıyor, vakit geçirdiği neşeli komşu teyzesinin tacizine uğruyor, gündüz vakti girdiği mahalle bakkalında bile tecavüze uğruyor. Küçük Emrah / Küçük Ceylan hikayelerini aratmayan senaryo, Ertem Eğilmez'in Yeşilçam klişelerini ti'ye aldığı "Arabesk"'ini hatırlatıyor ama maalesef bir de kendini pek bir ciddiye alıyor. En uçta arabesk konuları işlemenin de bir usülü vardır, özellikle Avrupa sineması bunun mükemmel örneklerini vermiştir. (Mesela bu sene Altın Lale'yi kazanan film gibi) Bu tür filmler beni çok derinden etkiler, birkaç gün etkilerinden çıkamam ama maalasef "Hayat var"'dan zerre kadar etkilenmedim, bana inanılmaz zorlama ve inandırıcılıktan uzak geldi. Bir de "Hayat var", izlenirken Gus van Sant'tan Lars von Trier'e kadar o kadar fazla yönetmeni ve filmi hatırlatıyor ki, sanki reçeteyle yapılmış, ama uyumlu uyumsuz tüm baharatlar katıldığı için tatsız olan bir yemek gibi.
Bu filmi övgülere boğan o kadar çok sinema eleştirmeni var ki, herhalde bende ciddi bir terslik olsa gerek.
Benzer şeyleri hatta daha da yoğun olarak "Hayat var" için düşündüm. Sanki bir sinefilin izlediği pek çok filmlerden parçalar alıp, alabildiğine uç notada dramatize edilmiş bir senaryoya iliştirmesi gibi geldi bana. Filmin isminde ucuz kokan metaforun işaret ettiği muhtemel olaylar sırasıyla vuku buluyor. Annesi tarafından terkedilmiş (eşcinsel) babasıyla ve alkolik ve oksijen tüpüne bağlı yatalak büyükbabasıyla derme çatma bir kulübede yaşayan Hayat, yeniden evlenmiş ve bebek sahibi olmuş annesi ve üvey babası tarafından istenmiyor, çok güzel bir kız olmasına rağmen okulda dışlanıyor, vakit geçirdiği neşeli komşu teyzesinin tacizine uğruyor, gündüz vakti girdiği mahalle bakkalında bile tecavüze uğruyor. Küçük Emrah / Küçük Ceylan hikayelerini aratmayan senaryo, Ertem Eğilmez'in Yeşilçam klişelerini ti'ye aldığı "Arabesk"'ini hatırlatıyor ama maalesef bir de kendini pek bir ciddiye alıyor. En uçta arabesk konuları işlemenin de bir usülü vardır, özellikle Avrupa sineması bunun mükemmel örneklerini vermiştir. (Mesela bu sene Altın Lale'yi kazanan film gibi) Bu tür filmler beni çok derinden etkiler, birkaç gün etkilerinden çıkamam ama maalasef "Hayat var"'dan zerre kadar etkilenmedim, bana inanılmaz zorlama ve inandırıcılıktan uzak geldi. Bir de "Hayat var", izlenirken Gus van Sant'tan Lars von Trier'e kadar o kadar fazla yönetmeni ve filmi hatırlatıyor ki, sanki reçeteyle yapılmış, ama uyumlu uyumsuz tüm baharatlar katıldığı için tatsız olan bir yemek gibi.
Bu filmi övgülere boğan o kadar çok sinema eleştirmeni var ki, herhalde bende ciddi bir terslik olsa gerek.
Robert Kenner ve Food, Inc. (2008)
Michael Moore'un "Bowling for Columbine"'da silah endüstrisine veya "Sicko"'da Amerikan sağlık sistemine yaptığı sert eleştirilerin bir benzeri Robert Kenner'dan gıda sektörüne geliyor. Vahşi kapitalizmin en uç noktalara ulaştığı bu sektörde tüm piyasaya hakim birkaç şirketin daha fazla kar etmek için nasıl halkın sağlığıyla oynadıkları, küçük üreticileri nasıl sindirip yok ettikleri çok net bir şekilde ortaya dökülüyor. İşin en acıklı, daha doğrusu en tehlikeli yanı ise bu firmaların çok güçlü bir lobiye sahip olmaları ve aleyhlerine hiçbir yasal düzenlemenin yapılmasına müsaade etmemeleri. Bu firmaları denetlemesi gereken kuruluşlar da tamamen bu firmaların kontrolü altında.
Bu ürkütücü gidişata dur demenin tek yolu var, o da tüketicilerin bilinçlenmesi, bu belgesel de bu yolda önemli bir adım atıyor, yeter ki insanlar izlesin...
Bu ürkütücü gidişata dur demenin tek yolu var, o da tüketicilerin bilinçlenmesi, bu belgesel de bu yolda önemli bir adım atıyor, yeter ki insanlar izlesin...
Kerem Gibi, Nazım Hikmet'le 35 Yıl
İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Genco Erkal'dan Nazım Hikmet'i dinledik. Nazım Hikmet'in dizelerinden kendi hayatını, görüntüler ve fotoğraflar eşliğinde izledik. Uğradığı büyük haksızlıkları, hiç eksilmeyen memleket hasretini her dizeyle ürpererek, gözlerimize hücum eden yaşlara hakim olmaya çalışarak hissettik.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Münchner Kammerspiele ve Dava
Yine kelimelerimin anlatmakta son derece kifayetsiz kalacağı bir şaheseri yazıya dökmeye çalışıyorum. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında izlediğimiz "Dava" (Der Prozess) o kadar kusursuz ve etkileyiciydi ki, "nereden başlasam, nasıl anlatsam" kararsızlıklarıyla bir kaç gündür oturup bu yazıyı yazamıyorum. Herhalde günce blokajı (varsa böyle bir kavram) böyle bir şeydir. Ama fark ettim ki, araya ne kadar zaman girerse yazmak da bir o kadar zorlaşıyor, dolayısıyla kendimi iyi ifade edemeyeceğim endişesini (kesin inancını) bir yana bırakıp, en azından ne gördüğümle ilgili yüzeysel bir kaç cümle not düşeyim.
Tiyatro Festivali'nin biletlerini Biletix soygununa !!! maruz kalmamak için erkenden alamadık (Bu haddinden fazla kurnaz firma, Lale kart indirimli biletlerin, indirimsizlerle beraber alınmasına müsade etmediği gibi, birden fazla etkinliğe de tek seferde bilet aldırmıyor, her seferinde her bilet için ayrıca hizmet bedeli, zart bedeli, zurt bedeli talep ediyor, ne kadar kızgın olduğumu anlatamam, şu anda bu satırları yazarken bile kan beynime sıçradı), bir ara IKSV'ye uğrarız derken de zaman geçti ve ilk tercihimiz olacak oyunlara bilet bulamadık. Hayatta her işte bir hayır olduğu gibi, bunun da hayrını çok istekli olmadığımız "Dava"ya bilet alarak gördük. Almanya'nın en köklü tiyatro kurumlarından biri olan Münchner Kammerspiele'nin oyunu olmasına rağmen çok istekli değildim, çünkü Kafka'nın "Dava"sını hem çok çok beğenerek okumuş, hem de Orson Welles'den film versiyonunu izlemiştim. Tiyatro festivali deyince yeni bir şeyler izleme, şaşırma isteği hasıl oluyor. Ama çok iyi bilinen bir eser de insanı kendinden alacak kadar mükemmel bir şekilde yorumlanabiliyormuş.
Perde açıldığında, göz şeklindeki (evet Joseph K. biri seni gözetliyor) dekorun içinde Joseph K.'nın yatak odasında oyuncular izleyicinin bakış açısından kuşbakışı görülüyordu. Joseph K'nın içeriğini bilmediği ve hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir sebeple tutuklandığı haberini alacağı sahnede, kuşbakışı perspektifin yanısıra, aynı sahne bir de sahne üzerine inen oyuncuların yan perspektiften izlenebiliyordu. Aynı karakteri aynı anda iki farklı perspektiften nasıl görebileceğimiz sorusu da oyunun bir diğer dehasıyla açıklanıyor. Joseph K.'yı tek bir oyuncu canlandırmıyor, oyundaki herkes (4 kadın ve 4 erkek oyuncu) Joseph K.'nın izdüşümleri, sadece arada bazıları yan rolleri üstleniyorlar ve sonra tekrar Joseph K. oluyorlar.
Her şeyi son derece karmaşık hale getirebilecek bu konsept tam tersine o kadar mükemmel bir şekilde işliyor ki, Joseph K.'nın çok katmanlı kişiliği kusursuz bir şekilde vücut buluyor. Eserin sahnelenişindeki sayısız yaratıcı fikir bunlarla da bitmiyor; o anda sahne üzerinde aktif rolü olmayan oyuncular, arkada kendi aksı çevresinde oyun boyunca hiç durmadan dönen, yatay ve dikey pozisyonlara geçen platform üzerinde müthiş bir performans sergiliyorlar. Oyunun metaforlarına benzersiz göndermeler yapan bu koreografilerde bazen bir çarkın içinde fare misali dönüp duranları, bazen zamanın akışını görebileceğimiz bir saatin akreple yelkovanını izliyoruz.
İddialı dekorun sadece bir gösteriş unsuru olmadığı, oyunun sahneleşinde eserin derinliğinin verilmesine inanılmaz bir katkı sağladığı, dekorun yanısıra kullanılan ışığın da bunu mükemmel bir şekilde tamamladığı, oyunun finalindeki Joseph K.'nın idam sahnesinde bir kez daha gözler önüne seriliyor.
Münchner Kammerspiele'nin oyuncularının performansı o kadar benzersizdi ki, 180 dakika süren oyun eğer 560 dakika da sürse gözümü kırpmadan izleyebilirdim. Son sürat konuştukları almancalarında artikülasyon tek kelimeyle mükemmeldi, tek bir hece, tek bir harf yutulmadı, tek bir dil sürçmesi olmadı. Hele ressam karakterinin öyle bir uzun monoloğu vardı ki, tüm salon hipnotize olduk, oyun arasında gelen tek (fazlasıyla hak edilmiş) alkış da bu monoloğun sonunda koptu, ben hayatımda böyle bir performans görmedim.
Uzun lafın kısası, ne benim sığ cümlelerim, ne de bu yazıya iliştirdiğim fotoğraflar oyunun büyüsüyle ilgili en ufak bir ipucu vermekten uzak, zaten tiyatronun sırrı da canlı izlenmesinde değil mi...
Tiyatro Festivali'nin biletlerini Biletix soygununa !!! maruz kalmamak için erkenden alamadık (Bu haddinden fazla kurnaz firma, Lale kart indirimli biletlerin, indirimsizlerle beraber alınmasına müsade etmediği gibi, birden fazla etkinliğe de tek seferde bilet aldırmıyor, her seferinde her bilet için ayrıca hizmet bedeli, zart bedeli, zurt bedeli talep ediyor, ne kadar kızgın olduğumu anlatamam, şu anda bu satırları yazarken bile kan beynime sıçradı), bir ara IKSV'ye uğrarız derken de zaman geçti ve ilk tercihimiz olacak oyunlara bilet bulamadık. Hayatta her işte bir hayır olduğu gibi, bunun da hayrını çok istekli olmadığımız "Dava"ya bilet alarak gördük. Almanya'nın en köklü tiyatro kurumlarından biri olan Münchner Kammerspiele'nin oyunu olmasına rağmen çok istekli değildim, çünkü Kafka'nın "Dava"sını hem çok çok beğenerek okumuş, hem de Orson Welles'den film versiyonunu izlemiştim. Tiyatro festivali deyince yeni bir şeyler izleme, şaşırma isteği hasıl oluyor. Ama çok iyi bilinen bir eser de insanı kendinden alacak kadar mükemmel bir şekilde yorumlanabiliyormuş.
Perde açıldığında, göz şeklindeki (evet Joseph K. biri seni gözetliyor) dekorun içinde Joseph K.'nın yatak odasında oyuncular izleyicinin bakış açısından kuşbakışı görülüyordu. Joseph K'nın içeriğini bilmediği ve hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir sebeple tutuklandığı haberini alacağı sahnede, kuşbakışı perspektifin yanısıra, aynı sahne bir de sahne üzerine inen oyuncuların yan perspektiften izlenebiliyordu. Aynı karakteri aynı anda iki farklı perspektiften nasıl görebileceğimiz sorusu da oyunun bir diğer dehasıyla açıklanıyor. Joseph K.'yı tek bir oyuncu canlandırmıyor, oyundaki herkes (4 kadın ve 4 erkek oyuncu) Joseph K.'nın izdüşümleri, sadece arada bazıları yan rolleri üstleniyorlar ve sonra tekrar Joseph K. oluyorlar.
Her şeyi son derece karmaşık hale getirebilecek bu konsept tam tersine o kadar mükemmel bir şekilde işliyor ki, Joseph K.'nın çok katmanlı kişiliği kusursuz bir şekilde vücut buluyor. Eserin sahnelenişindeki sayısız yaratıcı fikir bunlarla da bitmiyor; o anda sahne üzerinde aktif rolü olmayan oyuncular, arkada kendi aksı çevresinde oyun boyunca hiç durmadan dönen, yatay ve dikey pozisyonlara geçen platform üzerinde müthiş bir performans sergiliyorlar. Oyunun metaforlarına benzersiz göndermeler yapan bu koreografilerde bazen bir çarkın içinde fare misali dönüp duranları, bazen zamanın akışını görebileceğimiz bir saatin akreple yelkovanını izliyoruz.
İddialı dekorun sadece bir gösteriş unsuru olmadığı, oyunun sahneleşinde eserin derinliğinin verilmesine inanılmaz bir katkı sağladığı, dekorun yanısıra kullanılan ışığın da bunu mükemmel bir şekilde tamamladığı, oyunun finalindeki Joseph K.'nın idam sahnesinde bir kez daha gözler önüne seriliyor.
Münchner Kammerspiele'nin oyuncularının performansı o kadar benzersizdi ki, 180 dakika süren oyun eğer 560 dakika da sürse gözümü kırpmadan izleyebilirdim. Son sürat konuştukları almancalarında artikülasyon tek kelimeyle mükemmeldi, tek bir hece, tek bir harf yutulmadı, tek bir dil sürçmesi olmadı. Hele ressam karakterinin öyle bir uzun monoloğu vardı ki, tüm salon hipnotize olduk, oyun arasında gelen tek (fazlasıyla hak edilmiş) alkış da bu monoloğun sonunda koptu, ben hayatımda böyle bir performans görmedim.
Uzun lafın kısası, ne benim sığ cümlelerim, ne de bu yazıya iliştirdiğim fotoğraflar oyunun büyüsüyle ilgili en ufak bir ipucu vermekten uzak, zaten tiyatronun sırrı da canlı izlenmesinde değil mi...
Samuel Maoz ve Lebanon (2009)
Geçen ay, çok beğenerek izlediğim Ajami'den bahsetmiştim. Bir Filistinli ve bir İsrailli genç yönetmenin ilk filmleriydi ve ömrü film çekerek geçmiş yüzlerce yönetmenden çok daha olgun bir film ortaya çıkarmışlardı. Aynı hayranlığı Samuel Maoz'un ilk uzun metrajlı filmi için de duyuyorum. Dünya'nın asırlardır en çok acı çeken bölgelerinden birinden çıkan filmlerin, refah içinde milyarlarca dolar harcayarak çekilen filmlere bu kadar büyük bir fark atmaları, "acı sanatı besler" tezini güçlendiriyor.
"Lebanon" hayatımda bugüne kadar izlediğim en iyi savaş temalı filmlerden biriydi. Tüm film, bir savaş tankının daracık iç mekanında geçiyor ve kendini bu son derece klostrofobik ortamda bulan 4 görevli askerin savaşla başa çıkmaya çalışmalarını izliyoruz. Dış dünyayla tek bağlantıları (-mız), savaşın tüm çıplak çirkinliğini gösteren tankın dürbünü. Böyle bir savaşın içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu, yaşamayanın bilmesi tabii ki mümkün değildir, ama "Lebanon" benim nesnel algılamama göre savaşa giden askerlerin hissettiklerine, savaş gerçeğine en yaklaşan filmlerden biridir. Özellikle Amerikan filmlerinin büyük kısmının bize utanmadan dayattığı "her insan, içinde bir savaşçı olarak doğar, gözünü kırpmadan adam öldürür, ama belki akabinde post-travma yaşar" dogmasını kıran, tetiğe basmanın doğamızın bir parçası olmadığını, hepimizin içinde biraz insanlık kırıntısı bulunduğunu, savaşın abzürdlüğünü anlatan muhteşem bir film.
"Lebanon" hayatımda bugüne kadar izlediğim en iyi savaş temalı filmlerden biriydi. Tüm film, bir savaş tankının daracık iç mekanında geçiyor ve kendini bu son derece klostrofobik ortamda bulan 4 görevli askerin savaşla başa çıkmaya çalışmalarını izliyoruz. Dış dünyayla tek bağlantıları (-mız), savaşın tüm çıplak çirkinliğini gösteren tankın dürbünü. Böyle bir savaşın içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu, yaşamayanın bilmesi tabii ki mümkün değildir, ama "Lebanon" benim nesnel algılamama göre savaşa giden askerlerin hissettiklerine, savaş gerçeğine en yaklaşan filmlerden biridir. Özellikle Amerikan filmlerinin büyük kısmının bize utanmadan dayattığı "her insan, içinde bir savaşçı olarak doğar, gözünü kırpmadan adam öldürür, ama belki akabinde post-travma yaşar" dogmasını kıran, tetiğe basmanın doğamızın bir parçası olmadığını, hepimizin içinde biraz insanlık kırıntısı bulunduğunu, savaşın abzürdlüğünü anlatan muhteşem bir film.
11 Mayıs 2010 Salı
Dany Brillant - Muhteşem, Muhteşem, Muhteşem...
Hayatta gerçek anlamda hayran olduğum çok az insan olmuştur. Beğendiğim pek çok sanatçı var, ama yakın zamana kadar Alaaddin'in Cini karşıma çıkıp kim olmak istersin dese belki aklıma sadece Baryshnikov gelirdi. Dün geceye kadar, biri olmak değil de bir ses olmak istesem hiç düşünmeden "Danny Brillant" derdim, dün geceye kadar diyorum, çünkü artık Alaaddin'e gönül rahatlığıyla komple Dany Brillant olmak isterim diyebilirim. Hayatımda duyduğum en karizmatik ses meğerse, hayatımda göreceğim en karizmatik erkeğe aitmiş. Kıyafeti, sahnede duruşu, sempatikliği, sıcakkanlılığı, muhteşem karizmatik dansları ile salondaki herkesi büyüledi.
Şimdi başa sarayım, Dany Brillant'ın albümleri, son yıllarda canım ne zaman sıkkın olsa dinlediğim, dinlediğim zaman da yerimde duramadağım müziklerin başında gelir. Brillant daha önce İstanbul'a gelmişti, ama biletleri çok pahalıydı. Bu sefer sanırım Haliç Kongre Merkezi'nin büyüklüğü ve konserin son saniyede Saint Joseph'lilerin kutlamalarının ucuna eklenmesi itibariyle, en ucuz kategoride bilet fiyatları makuldü ve hemen bilet edindik.
Esasında konser hiç de iyi başlamadı, çünkü ilk başta organizatör Erkan Özerman'ın geyiklerine ve sonra da (maalesef) keşfettiğini açıkladığı genç bir vokalistin kötü yorumladığı parçalara maruz kaldık. Bunlardan daha da kötü olan, salonun, özellikle de bizim oturduğumuz yan balkonun inanılmaz kötü akustiğiydi. Kendimizi bir düğün salonunda, piyanist şantörün eko yapan müziklerini dinler gibi hissediyorduk. Baktım ki konser tam bir kabusa dönüşmek üzere, Dany çıkmadan hemen önce aşağıya koşturup, en ön sıralardan boş bir yer kaptık. İyiki de öyle yaptık, çünkü hem ekolara maruz kalmadık, hem de Brillant'ın sesi her türlü geriye kalan akustik zaafı ekarte edecek kadar kusursuzdu. Konserin başlamasıyla ben yerimde zor duruyordum, ama salon bir ölüm sessizliği ve dinginliğinde konser izliyordu. Dany Brillant'ın kah seyircilerin arasına dalarak, kah izleyicileri sahneye çıkararak bu ataleti bir kalemde yok etmesi üzerine biz de iplerimizi kopardık ve ayağa fırladık. Brillant ağırlıklı olarak son albümü "Puerto Rico"dan Salsa tınılı parçaları seslendirdi. Konserin sonunda artık sahne önündeydik, hatta normalde böyle bir durumda pek bir cool olan Nina, Dany Brillant'ın eline değmek suretiyle Elvis'e değen kızlar misali çığlığı basınca gözlerime inanamadım, ama Alaaddin'den olmayı dileyeceğim kişiyi nasıl kıskanabilirdim ki :)
Dany Brillant'ın İstanbul'a bir sonraki gelişini iple çekiyoruz...
Şimdi başa sarayım, Dany Brillant'ın albümleri, son yıllarda canım ne zaman sıkkın olsa dinlediğim, dinlediğim zaman da yerimde duramadağım müziklerin başında gelir. Brillant daha önce İstanbul'a gelmişti, ama biletleri çok pahalıydı. Bu sefer sanırım Haliç Kongre Merkezi'nin büyüklüğü ve konserin son saniyede Saint Joseph'lilerin kutlamalarının ucuna eklenmesi itibariyle, en ucuz kategoride bilet fiyatları makuldü ve hemen bilet edindik.
Esasında konser hiç de iyi başlamadı, çünkü ilk başta organizatör Erkan Özerman'ın geyiklerine ve sonra da (maalesef) keşfettiğini açıkladığı genç bir vokalistin kötü yorumladığı parçalara maruz kaldık. Bunlardan daha da kötü olan, salonun, özellikle de bizim oturduğumuz yan balkonun inanılmaz kötü akustiğiydi. Kendimizi bir düğün salonunda, piyanist şantörün eko yapan müziklerini dinler gibi hissediyorduk. Baktım ki konser tam bir kabusa dönüşmek üzere, Dany çıkmadan hemen önce aşağıya koşturup, en ön sıralardan boş bir yer kaptık. İyiki de öyle yaptık, çünkü hem ekolara maruz kalmadık, hem de Brillant'ın sesi her türlü geriye kalan akustik zaafı ekarte edecek kadar kusursuzdu. Konserin başlamasıyla ben yerimde zor duruyordum, ama salon bir ölüm sessizliği ve dinginliğinde konser izliyordu. Dany Brillant'ın kah seyircilerin arasına dalarak, kah izleyicileri sahneye çıkararak bu ataleti bir kalemde yok etmesi üzerine biz de iplerimizi kopardık ve ayağa fırladık. Brillant ağırlıklı olarak son albümü "Puerto Rico"dan Salsa tınılı parçaları seslendirdi. Konserin sonunda artık sahne önündeydik, hatta normalde böyle bir durumda pek bir cool olan Nina, Dany Brillant'ın eline değmek suretiyle Elvis'e değen kızlar misali çığlığı basınca gözlerime inanamadım, ama Alaaddin'den olmayı dileyeceğim kişiyi nasıl kıskanabilirdim ki :)
Dany Brillant'ın İstanbul'a bir sonraki gelişini iple çekiyoruz...
Multitap
Geçen cumartesi Asmalımescit meydanda güzel sohbet ve bira kombinasyonundan sonra Salon'da adını daha önce hiç duymadığımız bir grubun konserine girdik. 2006 yılında bir araya gelen Multitap geçen ay ilk albümünü çıkarmış. Hem kendi albümlerinden parçalar çaldılar, hem de Depeche Mode, Red Hot Chili Peppers gibi çok sevdiğim grupların parçalarını yorumladılar. Şarkı sözlerini, ya vokal akustiğin iyi olmaması ya da vokalin kelimeleri net artiküle etmemesi sebebiyle pek anlayamadıysam da, kendi albümlerindeki parçaları beğendim. Yorumladıkları parçalarda daha da iyilerdi ve kalabalığı çok iyi coşturdular. Kalabalık diyorum ama girişte "450 kişi olacak, mutlaka vestiyer kullanın" uyarılarını dikkate almamakla iyi etmişiz, çünkü belki 100-150 kişi vardı ve çok rahat ettik. Sanırım bu günceye düştüğüm her notta tekrar tekrar sigara yasağına şükredeceğim, temiz havada rock müzik dinlemek ne muhteşem bir şeymiş...
Richard Linklater ve Me and Orson Welles
Linklater istese de kötü bir film çekemeyecek kadar büyük dehası olan bir yönetmen, dolayısıyla her filminin başına en ufak bir "acaba" endişesi olmadan oturulabilir.
1995'de çektiği "Before Sunrise"'ı seyredip de herhalde kendini Ethan Hawke veya Julie Delpy'nin yerinde hayal etmeyen olmamıştır. Aynı yıl başladığım üniversite hayatım boyunca her bindiğim trende, her tek başıma çıktığım şehir seyahatinde bir Celine ile karşılaşma hayaliyle yaşadım, hatta karşılaşma bir trende gerçekleşmese de gelişme ve sonuç kısımları çok benzer bir romans yaşama şansına/(o dönemki bakış açımla şanssızlığına) da sahip oldum. 2004'de aynı karakterlerle devam filmi olan "Before Sunset" de bir o kadar herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği unutulmaz bir filmdi. Hani bazen bir film olur ya hiç bitmesin istersiniz, işte ben hayatımın geriye kalanını "Before Sunset"i izleyerek geçirebilirim diye düşünmüştüm.
2001 yapımı, ufak bir motel odasında üç karakter arasında geçen "Tape" de tam bir şaheserdi. Tek mekanda üç karakterle izleyiciyi bu kadar filmin içine çekip germek, sadece çok nadir bulunur bir dehayla ve yazı gücüyle mümkün olabilirdi.
2006'da çektiği "Fast Food Nation"'da ise, Michael Moore'un belgeselleriyle yaptığı tarzda sert kritiği daha da vurucu bir şekilde uzun metrajlı filminde dillendirdi. Küresel rekabet halindeki hamburger zincirlerinin ucuz eti hangi koşullarda sağladıklarını gördüğünüzde bir daha elinizi hızlı tüketim gıdalarına sürmek istemeyeceksiniz.
Linklater'in tüm filmlerini saymaya kalkarsam bu yazı çığrından çıkacağından en son olarak, film üzerine boyama tekniğiyle çektiği "Waking Life" ve hazmı biraz zor "A Scanner Darkly"'yi de anmış olayım.
Bu kadar sevdiğim bir yönetmenin yeni bir filmi olduğunu duymak hayatı güzel kılan bir heyecana vesile oluyor. "Me and Orson Welles"'de genç bir öğrencinin tesadüfen Orson Welles ile tanışarak onun sahnelediği "Julius Caesar" oyununda bir rol almasıyla gelişen olaylar anlatılıyor. Christian McKay'in, Welles'in büyüklüğüyle meşhur egosunu çok başarılı bir şekilde canlandırması, filmin çok sağlam bir temel üzerine oturmasını sağlıyor. İsmini sık sık duyduğum, okuduğum ama daha önce izlememiş olduğum Zac Efron da, Claire Denis de rollerinde çok iyiler. Linklater'ın başarısının sırlarından biri de sanırım filmlerinde oyuncu tercihlerini çok isabetli yapmasında. Film, geçtiği otuzlu yılları ve benmerkezci sanat dünyasını mükemmel bir şekilde tasvir ediyor. Sonuç olarak ortaya yine kaçırılmayacak bir Linklater başeseri çıkıyor.
1995'de çektiği "Before Sunrise"'ı seyredip de herhalde kendini Ethan Hawke veya Julie Delpy'nin yerinde hayal etmeyen olmamıştır. Aynı yıl başladığım üniversite hayatım boyunca her bindiğim trende, her tek başıma çıktığım şehir seyahatinde bir Celine ile karşılaşma hayaliyle yaşadım, hatta karşılaşma bir trende gerçekleşmese de gelişme ve sonuç kısımları çok benzer bir romans yaşama şansına/(o dönemki bakış açımla şanssızlığına) da sahip oldum. 2004'de aynı karakterlerle devam filmi olan "Before Sunset" de bir o kadar herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği unutulmaz bir filmdi. Hani bazen bir film olur ya hiç bitmesin istersiniz, işte ben hayatımın geriye kalanını "Before Sunset"i izleyerek geçirebilirim diye düşünmüştüm.
2001 yapımı, ufak bir motel odasında üç karakter arasında geçen "Tape" de tam bir şaheserdi. Tek mekanda üç karakterle izleyiciyi bu kadar filmin içine çekip germek, sadece çok nadir bulunur bir dehayla ve yazı gücüyle mümkün olabilirdi.
2006'da çektiği "Fast Food Nation"'da ise, Michael Moore'un belgeselleriyle yaptığı tarzda sert kritiği daha da vurucu bir şekilde uzun metrajlı filminde dillendirdi. Küresel rekabet halindeki hamburger zincirlerinin ucuz eti hangi koşullarda sağladıklarını gördüğünüzde bir daha elinizi hızlı tüketim gıdalarına sürmek istemeyeceksiniz.
Linklater'in tüm filmlerini saymaya kalkarsam bu yazı çığrından çıkacağından en son olarak, film üzerine boyama tekniğiyle çektiği "Waking Life" ve hazmı biraz zor "A Scanner Darkly"'yi de anmış olayım.
Bu kadar sevdiğim bir yönetmenin yeni bir filmi olduğunu duymak hayatı güzel kılan bir heyecana vesile oluyor. "Me and Orson Welles"'de genç bir öğrencinin tesadüfen Orson Welles ile tanışarak onun sahnelediği "Julius Caesar" oyununda bir rol almasıyla gelişen olaylar anlatılıyor. Christian McKay'in, Welles'in büyüklüğüyle meşhur egosunu çok başarılı bir şekilde canlandırması, filmin çok sağlam bir temel üzerine oturmasını sağlıyor. İsmini sık sık duyduğum, okuduğum ama daha önce izlememiş olduğum Zac Efron da, Claire Denis de rollerinde çok iyiler. Linklater'ın başarısının sırlarından biri de sanırım filmlerinde oyuncu tercihlerini çok isabetli yapmasında. Film, geçtiği otuzlu yılları ve benmerkezci sanat dünyasını mükemmel bir şekilde tasvir ediyor. Sonuç olarak ortaya yine kaçırılmayacak bir Linklater başeseri çıkıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























