14 Ocak 2010 Perşembe

Lars von Trier ve Antichrist

Günler geçiyor ve bloga yazmak için beni etkileyen bir film bekliyordum. Etkilendiğim ama kimseye tavsiye etmeyeceğim bir filmden bahsedeceğim. Yakında bir listesini yapmak istediğim en sevdiğim yönetmenler tayfasının en başında gelenlerden olan Lars von Trier'in özellikle "Breaking The Waves", "Dancer in the Dark", "Idioterne" ve "Dogville" filmlerini çok severim. Von Trier her filminde insanı kışkırtır, insanın içinden ayağa fırlayıp filmde olanlara isyan etmek, bağırmak, çağırmak geçer, yani fılmler izleyeni o kadar içine çeker. Yönetmen sadece dogmatik kamerasını sürekli sallamakla kalmaz seyirciyi de olduğu yerde sallar.
Son filmi "Antichrist"'e gelirsek, film siyah beyaz ağır çekim görüntüler ve muhteşem bir müzikle açıldı. Daha filmin ilk dakikasında ben ne oluyor anlayamadan yanımda Nina (sadece bir annenin sahip olabileceği bir içgüdüyle) gözyaşlarına boğuldu, ve kesinlikle bu filmi izlemeyeceğini beyan etti. Filme tek başıma devam ettiğimde, takip eden saniyelerde sebebini anlayabildim ancak. Sonra filmin ilk saatini ilgiyle izledikten sonra gelişmeye başlayan (ama zaten gelişeceğini çoktan haber etmiş olan) olaylar filme ikinci bir ara vermeme sebep oldu, çünkü içimdeki yoğun sıkıntıya bir de mide bulantısı eşlik ettiğinden hiç yapmadığım bir şeyi yaparak filmi yarıda bırakmaya karar verdim. Birkaç gün sonra gücümü topladığımda Trier'e saygım ve biraz da meraktan sonuna kadar izledim.
Filmin içeriğiyle ilgili detay yazmayı doğru bulmuyorum, bir film hakkında fikrini yazarken tüm konuyu da marifetmiş gibi ifşa eden yazılardan da çok rahatsız oluyorum. Kısaca filmin ikinci yarısının çok yoğun dini semboller içerdiğinden (bakınız filmin adı zaten) ve anlayabilmek için bu sembollerin anlamları hakkında fikir sahibi olmak gerektiğinden bahsedelim. Dini sembolizm ilgi alanımın çok dışında bir konu ve dolayısıyla film sonuç olarak, yönetmenlik dehasını teslim etmekle beraber, bende Trier'in diğer filmleri gibi özel bir yere sahip değil. (yukarıda bahsettiğim sebeplerle etkilenmedim demek de mümkün değil.)
Şimdi dönüp baktım da, böyle bir yazı okusam ben filmi çok merak ederdim diye düşündüm, hani yasağın dayanılmaz bir de cazibesi vardır ya. Ey sevgili yolunu bu blogda kaybetmiş ziyaretçi, gerçekten lütfen sen merak etme, edersen de uyarmadı deme.
Film bana iki başka yönetmeni anımsattı. İlki yine favori yönetmenlerimden Lukas Moodysson; çok sevdiğim filmleri arasında bulunan "Lilja 4-ever" bana Trier'in hırpalanan kadınlar üçlemesini hatırlatmıştı, bu filmi de içerik açısından bir benzerlik olmamasına rağmen (her iki film de seyirciyi rahatsız etmeyi bir sanat haline getirdiği için) "A hole in my Heart"'ı hatırlattı (bu filmin de izlenmesini kesinlikle tavsiye etmiyorum).
İkinci olarak da Trier filmini adadığı için değil ama Berlin'de toplu gösterimlerini izlerken görselliğine hayran olduğum ancak her filminde benim bilgi dağarcığımın yetersiz kaldığı din, felsefe ve sembolizm bombardımanı dolayısıyla, hem filmlerini kavrayamadığım, hem de fılmlerini izlerken zaten klostrofobik ufak sinemada yer yer fenalık geçirdiğim bir yönetmen olması itibariyle Tarkovsky.

Hiç yorum yok: