6 Ekim 2014 Pazartesi

Michelangelo Antonioni ve Il Grido (1957)


İtalyan klasiklerinde yaptığımız gezintide gelelim Antonioni'ye, kendisini kısaca hüznün, melankolinin yönetmeni olarak tasvir etmek mümkün. Antonioni deyince ilk akla "L'avventura" (1960) gelir, ancak benim için "en" filmi "La Notte" (1961)'dir, seyredeli herhalde bir 20 sene oldu, ama çok etkilendiğimi hatırlıyorum. İzlemiş olduğum diğer filmleri kronolojik sırayla "Cronaca di un amore" (1950), "L'eclisse" (1962), "Blowup" (1966) ve Jack Nicholson'lı "Professione: reporter" (1975). Sevgili imdb'ye danışınca, bir de "Il Grido"'yu izle dedi.
İtalya'da taşrada uzun bir beraberlik sonrası terk edilen bir adamın "kayboluş" hikayesinin anlatıldığı dramada görsellik, yönetsel başarı ve Antonioni "hüznü" bir araya gelince büyük bir başyapıt çıkabilirdi, ancak başroldeki Amerikalı aktör Steve Cochran gözleriyle içinde kopan fırtınayı anlatmakta oldukça yetersiz kalıp sürekli sigara tüttürmekle yetinince sıkıntılar başlıyor, illa Amerikalı olacaksa (filmdeki karakter İtalyan bir köylü!) bir Burt Lancaster olsaydı, film bambaşka bir yerlere götürebilirdi insanı. Buna bir de diyaloglardaki ve detaylardaki özensizlikler, mantık hataları eklenince bir şeyler sürekli eksik kalıyor. Olsun, kalan yine de çok değerli.

5 Ekim 2014 Pazar

Vittorio De Sica ve Il giardino dei Finzi Contini (1970)


De Sica, 2. Dünya savaşı arifesinde döneme farklı ve mecazi bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Finzi Contini ailesi son derece varlıklı bir Yahudi aile ve muhteşem bahçelerinde gençler bir araya gelerek tenis oynuyor partiler veriyorlar. Ailenin güzel kızına aşık olan orta halli bir aileden Yahudi bir genç var, ama aşkına karşılık alamıyor. Bu basit malzemeyi, İtalya'nın faşist baskı altındaki dönüşümünü tasvir etmekte ustalıkla kullanıyor De Sica. Ustalıkla diyorum, ancak özellikle filmin ilk çeyreğindeki yönetsel karmaşa, amatör çekim hissi veren sallamalar (yoksa dogma akımına ilham mı veriyordu?) video-kamera hissi veren yakınlaştırma-uzaklaştırmalar oldukça dikkat dağıtıyordu. Yine de filmin değerinden eksilten ögeler değil bunlar. Sadece savaş esnasında Yahudi ve diğer azınlıkların yaşadıklarını değil, oraya giden yolu, zenginlerin, fakirlerin, sokaktaki insanın duruşunu, yavaş başlayan ama gelen faciayı hissettiren değişimi anlattığı için değerli.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Vittorio De Sica ve L'oro di Napoli (1954)


Favori İtalyan yönetmenlerimden De Sica'nın filmleri gerçekten çok özel. İzlediğim tüm filmleri çok iyiydi ama iki filminin yeri ayrı; "Ladri di biciclette" (1948) ve "Umberto D." (1952) İtalyan yeni gerçekçilik akımının başyapıtı bu iki film, duygu sömürmeden yürek dağlamanın muhteşem örneklerini veriyorlar.

De Sica - Sophia Loren buluşmasını daha önce "İeri, Oggi, Domani" (1963) ve "La Ciociara" (1960)'da izlemiştim, ama ikili daha önceleri de bir araya gelmiş. De Sica'nın 6 kısa hikayede muhteşem bir şekilde tasvirlediği Napoli şehrinde alımlı bir pizzacı rolünde Sophia Loren ve önünden geçtiği herkesi ve ekran başındakileri tek kelimeyle büyülüyor. Diğer hikayeler de cenazesiyle, düğünüyle, aşkıyla, hüzünüyle Napoli'nin temsil ettiği değerlere vurgu yapıyor. İzleyince ilk uçağa atlayıp Napoli'ye gidesi geliyor insanın.

26 Eylül 2014 Cuma

Luchino Visconti ve Senso (1954)


Visconti'den söz etmişken, daha önce izlememiş olduğum bir filmini daha izledim. "Senso" 19. yüzyılda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun işgali altındaki Venedik'te, İtalyan bağımsızlık mücadelesi arka planında bir yasak aşk hikayesini anlatıyor. Film etkileyici bir opera (Il Travatore) sahnesiyle açılıyor, işlenen aşk hikayesi de aynen operalarda olduğu üzere abartılı bir üslupla işleniyor. Operada hikayeden çok müzik ön planda olduğundan ve abartılı hikaye aryalardaki duygu yelpazesini desteklediğinden bu durum rahatsızlık vermez iken, filmde bu aşırı melodramatik yapı eserin gerçekçiliğine darbe vuruyor. Güzelliği ile büyüleyen Alida Valli'nin oyunculuğu da bu abartılı yapıda yer yer oldukça sırıtabiliyor. İşlenen aşk hikayesinin İtalya'nın 19.yüzyıldaki tarihinin bir mecazi temsili olduğu (özellikle de burjuvazinin bağımsızlık mücadelesine karşı duruşu) aşikar, filmin yönetsel ve görsel başarısına (Venedik'i bir de Visconti'nin merceğinden izleyin) diyecek yok, ama bahsettiğim sebeplerle bence olmamış.

25 Eylül 2014 Perşembe

Luchino Visconti ve Bellissima (1952)


Visconti hep hayranlığımı dilegetirdiğim "Il Gattopardo" (1963) ile favori yönetmenlerim arasına girmiştir. Alain Delon'lu "Rocco e i suoi fratelli" da hafızamda yer etmiş çok sağlam bir filmidir. 1943 yapımı Ossessione is 80'li yıllarda Hollywood tarafından yeniden çekime maruz kalmış (The Postman Always Rings Twice) ve Jessica Lange & Jack Nicholson'lı meşhur sevişme sahnesiyle skandala imza atmıştı.
Bellissima'nın başrolündeki Anna Magnani'yi ilk kez Pasolini'nin "Mamma Roma"'sında izlemiş ve çarpılmıştım, Dünya'daki en iyi kadın oyunculardan biridir, tam bir karakter oyuncusudur. Bu filmde de küçük yaştaki kızını ünlü bir yönetmenin filminde oynatarak içinde yaşadığı yoksulluktan kurtulmanın hayallerini kuran bir anneyi canlandırıyor. İnsan öğüten sinema endüstrisine dair esaslı uyarılarını 50'li yıllarda vermiş Visconti.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Federico Fellini ve 8½ (1963)


Bazı filmleri izlemenin yaşı olduğu kesin. "La Grande Bellezza"'yı izlerken mutlaka tekrar izlemem gerek diye düşündüğüm Fellini'nin sekiz buçuğunu (o güne kadar çektiği film sayısı), erken yirmili yaşlarda izlediğimde pek etkinlenmemiştim. Hayatın ilkbaharındaki o yaşlar beraberinde sayısız yanılsamalar taşıdığından olsa gerek, Mastroanni'nin canlandırdığı yönetmenin ruh halini, hayata dair bezginliğini anlamak pek mümkün değildi. İlerleyen yaşlarla yanılsama balonları birer birer patlayıp, hayata daha çıplak gözlerle bakmaya başlayınca izlemek gerek bu filmi. Yine erken yirmili yaşlarda izlediğim Fellini'nin "La Dolce Vita"'sından aklımda kalan en canlı anın Anita Ekberg'li sahne olması deli akan kanın bir sonucu, mutlaka o başyapıtı da tekrar izlemem gerek. Favori film kahramanlarım Jep Gambardella (La Grande Bellezza)  ve Prince Don Fabrizio Salina (Il Gattopardo)'ya Guido Anselmi eklenmiş oıldu.

15 Eylül 2014 Pazartesi

Paolo Sorrentino ve La Grande Bellezza (2013)


Cannes 2013 yarışma filmlerinde not düşemediğim çok başarılı eserler var ama bir tanesini es geçmem mümkün değil, zira çok çok etkilendim. Benim için tüm zamanların en iyi filmlerinden biri. İzlerken İtalyan sinemasının pek çok yapıtını düşündüm, başta gözden kaçması mümkün olmayan Fellini'nin "La Dolce Vita" referansları, Visconti'nin muhteşem "Il Gattopardo"'su, Antonioni'nin "La Notte"'si, biraz kıyısından Pasolini'nin "Mamma Roma"'sı, ve daha niceleri. Bu hatırlatmaların hiçbirisi bir taklit veya özenme değil, birer saygı duruşu, "La Grande Bellezza" kendi başına bir başyapıt. Her karesi üzerine saatlerce konuşma ihtiyacı hissettim, görüntüler, müzikler, oyuncu seçimleri, oyunculuklar hepsi kusursuz, kurgu ve içerik ise tam doksandan vuruyor. Mutlaka tekrar izleyeceğim, alt yazı okurken çok detay kaçırılıyor, filmde en ufak bir kare veya virgül fuzuli değil, hepsi anlamlarla yüklü. Kelime dağarcığım hep olduğu üzere hissettiklerimi aktarmakta son derece yetersiz, burada kesiyorum. Önümüzdeki haftalarda İtalyan klasiklerini izliyor olacağım, yine bir aylarca yazmama durumu hasıl olmaz ise not düşmeye gayret edeceğim.

14 Eylül 2014 Pazar

2013 Cannes Yarışma Filmleri


Günce kesintiye uğramadan önce 2013 yılı Cannes Film Festivali yarışma filmlerini sıralamaya girişmişim, yarım kalmış, araya da pek çok film girdi, sadece listeleyip notlama kolaycılığına kaçacağım;

La Grande Bellezza          Paolo Sorrentino 10
La Vie d'Adèle                 Abdellatif Kechiche 10
La Vénus à la fourrure     Roman Polanski 10
Only Lovers Left Alive     Jim Jarmusch 9
Inside Llewyn Davis         Joel and Ethan Coen 8
Nebraska                         Alexander Payne 8
Borgman                         Alex van Warmerdam 8
Le Passé                          Asghar Farhadi 8
Like Father, Like Son      Hirokazu Koreeda 7
Jeune & Jolie                   François Ozon 7
Behind the Candelabra    Steven Soderbergh 7
Heli                                 Amat Escalante 6
Michael Kohlhaas            Arnaud des Pallières 5
The Immigrant                James Gray 4



13 Eylül 2014 Cumartesi

Mehliana, featuring Brad Mehldau & Mark Guiliana


Özellikle solo piyano albümlerini çok sevdiğim Mehldau'nun ismini nerede görsem gidip izlemeye gayret ediyorum. Bu sefer yapılacak müziğin elektronik olması da beni durduramadı, kendime ön yargılı olma, elektronik müziği sevmiyorum diye uzak durma diye telkinlerde bulunarak salon olarak hiç hazzetmediğim Sütlüce kongre merkezinin yolunu tuttum. Ama maalesef bu müzik bana fazla mekanik geliyor, iç tellerimde pek bir kıpraşma olmuyor. İyi ve özgün bir müzik icra ettikleri kesin ama benim durum bile bile lades.

 

12 Eylül 2014 Cuma

Mozdzer Danielsson Fresco Trio - Tomasz Stanko Quartet


Evvelki sene İstanbul Caz Festivali'nin en güzel konserlerinden birine imza atan Danielsson ile albümlerini çok severek dinlediğim Tomasz Stanko'nun isimlerini bu seneki programda bir arada görünce hiç incelemeden konser biletlerini edindim. Meğer birlikte değil, arka arkaya çıkıyorlarmış sahneye. Seyirci için oldukça yorucu olan bu uygulamaya hiç anlam veremedim, sıra Stanko'ya gelince salon neredeyse tamamen boşaldı, ben de bu duruma hem üzüldüm hem de utandım.
İlk bölümde çalan Leszek Możdżer (piyano), Lars Danielsson (kontrbas, çello)'u evvelki yılki konserde dinlemiştik, onlara bu sefer Zohar Fresco (perküsyon) ve onun besteleri katıldı. İsrailli vurmalı çalgılar ustası Fresco'nun oryantalist tınıları konseri hafızamdaki Danielsson konserinden farklılaştırdı. Tabii Arkeoloji Müzesi'nin bahçesindeki atmosferle Cemal Reşit Rey'in atmosferi de birbirini tutmuyor, bir kez daha net bir şekilde tespit ettim ki caz mümkünse açık havada dinlenmeli.


İkinci bölümde salonun boşalmış olmasından duyduğum aşırı mahcubiyet sebebiyle Stanko'nun konserinden de layıkıyla keyif alamadım. Biraz tutuk ve salondan kopuk (neden acaba) başladığını hissettiğim Stanko sonradan açılıp albümlerinden alışık olduğum sesleri kulaklarımıza çaldı.

11 Eylül 2014 Perşembe

Tiyatro Öteki Hayatlar ve Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı


İstanbul Tiyatro Festivali'nde izlediğimiz ikinci oyun bizi mest etti. Georges Perec'in kitabından genç bir ekipce muhteşem uyarlanmış oyun özgündü ve oyunculuklar çok iyiydi. Absürt komedi tarzındaki oyunun ismi konusunu da özetliyor, ve esasında üslup absürt olsa da anlatılanlar gayet gerçekçi. Yönetmen Ziya Demirel, oyuncular Çağdaş Ekin Şişman, Emirhan Altunkaya, İlyas Özçakır ve Nezaket Erden.
Festival "Yeni Dalga" başlığı altında genç ekiplere yer veriyor, bundan sonra bu başlıktaki oyunları daha detaylı incelemeye karar verdim. Bu oyun vesilesiyle yeni bir tiyatro salonuyla da tanışmış olduk; ikinci kat karaköy. Karaköy'ün eciş bücüş sıkışık evlerinin arasında bir ikinci kat, minyatür bir salon.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Heiner Müller ve Hamlet Makinesi



Geçen mayıs ayında 19. İstanbul Tiyatro Festivali'nde izlediğimiz ilk oyun olan Hamlet Makinesi'nin bizi şaşırtacak bir çağdaş yorum olmasını ümit ettik, ama hayal kırıklığı oldu. Sorunun, biraz Hamlet malzemesine farklı mecralarda fazlasıyla  maruz kalmış olmamızdan, fazlaca da uyulamadan kaynaklandığını düşünüyorum. Pek sevdiğimiz Üsküdar Tekel Sahnesi'nde izlediğimiz oyun yeni bir şeyler söyleyemedi.

9 Eylül 2014 Salı

Al Di Meola


Günceye son 5 aydır dokunmadığımdan geçmişte kalan etkinlikleri not düşeceğim. Mayıs ayında CRR sezonunda izlediğimiz son konser Al Di Meola oldu. Gençliğimde internet yokken albüm alır, haftalarca aylarca dinlerdik. Al Di Meola, John Mclaughlin ve Paco De Lucia'nın konser albümleri "Friday Night in San Francisco" da böyle bir albümdü benim için. Sene başında Paco De Lucia vefat edince onun anısına Al Di Meola'yı dinlemek farz oldu, zaten Di Meola da konserde De Lucia'ya bir parça ithaf etti. Keyifli ama parlak anları biraz eksik bir konser oldu. Di Meola biraz fazla konuştu, genelde bunun aksinden yakınırım, ama mesela facebook'ta denk geldiği bir darbukacı genç Türk kızını bulup konsere çıkarması hikayesini yineleyerek anlatırken seyirciden büyük bir tebrik bekler hali vardı, evet sevgili Di Meola Dünya küçüldü, artık bunlar olağan durumlar.

Konser kadrosu;
Gitar: Al Di Meola, Peo Alfonsi
Akordeon: Fausto Beccalossi
Davul, perküsyon: Peter Kaszas

Efsanevi albüm;

11 Mayıs 2014 Pazar

François Ozon ve Jeune & Jolie (2013)


Ergenlik çağındaki bir genç kızın cinselliği para karşılığı ilişki ile keşfe çıkışı, daha önce pek çok kez farklı formatlarda işlenmiş bir konu. Luis Buñuel'in Chatherine Deneuve'lü meşhur "Belle De Jour" (1967)'undan yakın zamanın popüler dizisi "Secret Diary of a Call Girl"'e kadar ele alınan fahişe temasını Ozon oldukça sade işliyor, nedenine hiç girmiyor, sadece olayların akışını anlatıyor, daha önceki emsallerinin üzerine hiçbir şey ekleyemediği için de film göreceli olarak sönük kalıyor. Genç kızı oynayan Marine Vacth şaşırtıcı şekilde Julia Roberts'ı andırıyor, bu da üslup olarak çok alakalı olmasa da bir "Pretty Woman" çağrışımı yaptırıyor. Özellikle anne rolündeki oyuncunun performansını çok kötü bulduğumu ve bunun da filme çok zarar verdiğini düşündüğümü iletmeliyim. Filmin en parlak anı Ozon'un sık birlikte çalıştığı Charlotte Rampling'in ekranı aksettiği an idi. Ozon iyi filmlerinin arasına vasat filmler serpiştiren bir yönetmen, bu filmin daha iyi bir eserin habercisi olduğunu umalım.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Ethan Coen & Joel Coen ve Inside Llewyn Davis (2013)


Bu yazıya "HELE ŞÜKÜR" diye kocaman harflerle başlamak istiyorum. Sinema dillerine ve özgün tarzlarına bayıldığım Coen kardeşler sonunda özlerine döndüler ve her tarafından Coen imzası fışkıran bir filme imza attılar. 60'lı yıllarda yaptığı halk müziğiyle var olmaya çalışan bir sanatçının hayata tutunma çabasını izliyoruz. Siyah beyaz görüntüleri, güzel müzikleri, doğal oyuncuları, dönemin ruhunu yansıtışı ve Coen mizahıyla "olmuş" bir film söz konusu. Cannes 2013'ün en iyilerinden.

9 Mayıs 2014 Cuma

Roman Polanski ve La Vénus à la Fourrure (2013)


Polanski'nin tiyatro ile sinemayı harmanlama tarzı hayranlık verici. En son Carnage ile büyülemişti, Yasmina Reza'nın oyununu sahneden koparıp sinema tadında resmetmişti. Bu sefer sahneden de uzaklaşmıyor, iki oyuncuyla bir tiyatro salonunda geçiyor tüm hikaye. Bir tiyatro yönetmeni sahneleyeceği yeni oyunu için oyuncu seçimleri yapmakta, ve seçimlere çok geç kalan bir oyuncu kendisine bir şans vermesi için yönetmeni ikna ediyor. Eserden sahneleri birlikte okurlarken gerçek ile roller iç içe geçmeye başlıyor. Polanski ve oyuncuları tam anlamıyla döktürüyorlar. Amalric'in iyi oyunculuğu (bu arada Polanski'ye benzerliği de dikkat çekici) pek çok filmi ile tescilli, ama Emmanuelle Seigner'in performansı gerçekten de çok öne çıkıyor. Baştan sona tiyatro heyecanı ve büyüsünü seyirciye geçirmeyi başaran eser kaçırılmayacak bir deneyim.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Abdellatif Kechiche ve La Vie d'Adèle (2013)


Her sene olduğu gibi mayıs ayında gerçekleşen favori film festivalim Cannes vesilesiyle bir önceki yılın yarışma filmlerine notlar düşüyor olacağım. Asghar Farhadi'nin "Le Passé" ve Alexander Payne'in "Nebraska" filmlerine daha önce değinmiştim.
Seriye Altın Palmiye'yi kazanan film ile devam edelim. Bence sadece geçen senenin değil, son senelerin en iyi filmlerinden birini izledik. Heteroseksüel ilişkilerin konu edildiği filmler sanki artık anlatacakları özgün bir hikaye bulmakta zorlanır gibi giderek yüzeyselleşmeye başladılar, aynı kalıptan çıkma filmler ürüyor sürekli. Aşkın cinsiyetten bağımsız bir olgu olduğunu gösteren gökkuşağı filmleri ise adeta aşkı yeniden keşfediyorlar. "Adèle'in hayatı" ergenlik çağındaki bir genç kızın cinselliğini keşfinden yola çıkarak anlatıyor hikayesini. Filmin sadeliği, doğallığı ve bu anlamda "çıplaklığı" çok çarpıcı, bunu Kechiche ve muhteşem oyuncularının artı hanelerine kocaman harflerle kazımak gerekiyor. Özellikle de Adèle Exarchopoulos'un oyunculuğu bir Elizabeth Taylor "Who's Afraid of Virginia Woolf" ve Gena Rowlands "A Woman Under the Influence" seviyesinde, hatta yaşı itibariyle ötesinde.
Kechiche filmin devamını da çekiyor, heyecanla bekliyorum.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Luz Casal


CRR'de hayatın karmaşasında nefes aldıran kadınlar serisinde bu sefer Luz Casal'ı dinledik. Almodovar filmleri vesilesiyle uluslararası bir dinleyici kitlesine ulaşan Casal'ın güzel sesinden yanık İspanyol türküleri dinlemeyi ümit ediyordum, ama konserin ilk yarısında fazlasıyla hafif bir müzik resitali verdi. Özellikle orkestrasyonuyla düğünde piyanist şantör hissi veren kısım oldukça canımı sıktı. Casal'ın büyüleyici sahne ışığı ve asaleti ile teselli buldum. Parça aralarında hızlıca kıyafet de değiştiren Casal'ın eski ekol "seyirciye saygı" tarzı ve kurduğu iletişim çok tatlıydı. İkinci yarı parçalar daha Almodovar'vari olunca keyiflenmeye başladım. Tüm bombalarını da bis kısmına saklamış, bir anda tatlı bir rock'n roll kraliçesine dönüşüverdi ve bambaşka bir yüzünü gösterdi. İlk yarının Richard Clayderman / Andre Rieu kıvamındaki otel lobisi müziğinin bıraktığı izleri tamamen silerek güzel hislerle uğurladı bizi. Bu arada salon tamamen doluydu ve seyirci Casal'ı el üstünde tuttu, sonunda da ayakta uzun uzun alkışladı, bu kadar hayranı olacağını hiç tahmin etmemiştim.

13 Nisan 2014 Pazar

Natacha Atlas


Geçenlerde Eliane Elias konseriyle aldığım derin nefese enfes bir nefes daha eklendi. Büyülü Lübnan seyahatimizin güzel miraslarından olan arap müziklerine merak salma halinin baş aktörlerinden İngiliz-Mısır melezi Natacha Atlas'ın müthiş sesini Cemal Reşit Rey'de canlı dinleme şansına sahip olduk. Çok sevdiğim Fairouz şarkılarıyla başladı. Şarkılarını arapça, ingilizce, fransızca söyledi, ekibindeki Erkan Tekci ile birlikte Türkçe türkü okudu, "This is a man's world"'ü kendi tarzında nağmelerle seslendirdi, göbek attı, sohbet etti, bizleri mutlu etmek için yapabileceği her şeyi yaptı. Duygu yüklü bariton sesli Erkan Tekci'nin ney çalışının yanısıra bir de darbuka çalan türk müzisyen eşlik ettiler kendisine, tüm müzisyenler çok güzel sololar attılar, hünerlerini sergilediler.

Alcyona Mick Piyano
Vasilis Sarikis Perküsyon
Bünyamin Olguncan Perküsyon
Ivan Husse Çello
Andy Hamill Akustik Bas
Erkan Tekci Ney
Samy Bish Keman

Tadımlık;

11 Nisan 2014 Cuma

John Wells ve August: Osage County (2013)


Yönetmenin izlediğim ilk filmi, dolayısıyla beklentimi yükselten yönetmen değil, filmi izlememe vesile olan Meryl Streep oldu. İlk defa Meryl Streep'in bir role asılmadığını, iyi hazırlanmadığını düşündüm. Sanki "Artık nasıl olsa bana Oscar vermezler" diye düşünmüş. Streep'in en kötü performansı dahi, doğal yeteneği sayesinde iyinin kötüsüdür gerçi, dolayısıyla bazı sahnelerde döktürüyor, ancak filmin geneline bakınca sıkıntılar çok net. Julia Roberts'ın performansı ise fena değildi, ne yapsa sevimli olma halinden iyi sıyrılmış. Bir ölüm üzerine sağa sola dağılmış olan aile bireylerinin bir araya gelmesiyle yaşanan dramlar ve aile içinde su yüzüne çıkan bastırılmış duygular gibi bilindik bir konu çok yaratıcılık olmadan işlenmiş. Belli ki geçen sene Hollywood yıldızları oynamak için ağırlıklı olarak "American Hustle" ile birlikte bu filmi tercih etmiş.  Her köşeden fırlayan yıldızlardan en çok Benedict Cumberbatch'i ve maalesef kendisinden hiç beklemediğim kötü performansını görünce şaşırdım. Son tahlilde faturayı tanımadığım yönetmene çıkarmaya karar verdim; bir çuval inciri berbat etmiş diyelim ve başka filmlere yelken açalım.